ŞEYHÜLİSLAM MUSA KÂZIM EFENDİ’YE GÖRE İNSANIN MAHİYETİ VE MEDENİ BİR VARLIK OLMASI

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • II. Meşrutiyet döneminin fikrî ve idari hayatına damga vurmuş şahsiyetlerden biri olan Musa Kâzım Efendi, Osmanlı Devleti’nin 121. şeyhülislamıdır. Erzurum’un Tortum kazasına bağlı Vihik (Pehlivanlı) köyünde 1861 yılında dünyaya gelen şeyhülislam, on iki yaşlarındayken köyündeki Nakşibendî-Hâlidî şeyhi Hacı Mehmed Necati Efendi’nin (ö. 1925) uhdesinde ilim yoluna koyulmuş, aynı zamanda tarikat terbiyesine tabi olmuştur. Erzurum, Konya ve Balıkesir’de ilim tahsiline devam ettikten sonra İstanbul Fatih medresesinde İslami ilimler eğitimini ikmal edip yirmi dokuz yaşında devrin meşhur ulemasından Hoca (Büyük) Ahmed Şakir Efendi’den (ö. 1897) medrese icazetine nail olmuştur. Fatih Dersiamlığının yanı sıra olan Mekteb-i Hukûk-i Şahâne (Hukuk Okulu), Dâru’l-muallimîn (Öğretmen Okulu), Dâru’l-fünûn (Üniversite), Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi gibi imparatorluğun en güzide eğitim müesseselerinde usul-i fıkıh ve fıkıh, akaid ve mantık dersleri okutmuştur. Şeyhülislamlık ve ayanlık görevine geldiğinde de müderrislikten uzaklaşmamış, Medresetü’l-kudât’ta fıkıh, Medresetü’l-vâizîn’de tefsir, Dâru’l-hilâfeti’l-aliyye medresesi bünyesinde kurulan İhtisas medreselerinde felsefe ve kelam hocalığı yapmıştır. Dolayısıyla gerek hocalığı gerek kaleme aldığı yazıları dikkate alındığında şeyhülislamın devrinde ulûm-i İslamiyye’nin tümünde yetkin âlimlerden biri olduğu göze çarpar.

    Medrese ve mektep muallimliği yanında çeşitli idari vazifeler de üstlenen Musa Kâzım Efendi, Bâb-ı Meşîhat Tedkîk-i Müellefât Encümeni başkâtipiliği ve azalığı, Meşrutiyet’in ilanından sonra Maarif Nezareti’ne bağlı kurulan Meclis-i Kebir-i İlmî azalığı ve Meclis-i Maarif-i İlmiyye Dairesi reisliği görevlerini üstlenmiştir. İlmî ve idari payeleri alması ve bürokraside yükselmesinde saray çevresiyle yakın ilişkisi söz konusudur. Nitekim II. Abdülhamid’in Teşrîf-i Hümâyûn Müdürü ve nedimi Hacı Mahmud Efendi’nin oğluna dinî ve tasavvufi içerikli dersler vermiştir.

    1908’deki II. Meşrutiyet’in hemen öncesinde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye olması ve muhtelif dönemlerde cemiyetin ideallerine sadık olması, onun şeyhülislamlık makamına getirilmesinde önemli etkenlerden biridir. 1910-1917 yılları arasında çeşitli süreler zarfında dört defa meşihat makamının riyaseti görevine getirilen Musa Kâzım Efendi, siyaset sahnesinde de aktif roller üstlenmiş, İttihat ve Terakki’nin Meclis-i Ayan’daki sözcüsü olmuş, cemiyetin dinî propagandasını yürütmek üzere tesis edilen Heyet-i İlmiyye’nin başkanlığını yapmış, cemiyetin politikaları ve idealleri doğrultusunda medrese ve tekke reformlarını gerçekleştirmiştir. Bunlar arasında 1866’da tekkeleri denetlemek ve idari meselelerini hâl yoluna gitmek için kurulan Meclis-i Meşâyih ile Cemiyyet-i Sufiyye’nin reisliğini deruhte etmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti ile yakın ilişkilerde bulunmasından dolayı siyasi amaçlarla Mason Cemiyeti’ne üye, Bektaşî tarikatına mürit olduğu iddiaları söz konusu olsa da, yazdığı beyanname ile kendisine yönelik masonluk ithamlarını reddetmiş, gençlik yıllarından itibaren tasavvuf mesleğine ilgi duyan bir Nakşî müntesibi olduğunu söylemiştir. Birinci Dünya Harbi’nin Osmanlı aleyhine sonuçlanması üzerine İttihat ve Terakki hükümeti mensupları Dîvân-ı Harb-i Örfî’de savaş suçlusu olarak yargılanmış, bu çerçevede Şeyhülislam Musa Kâzım da 10 Mart 1919’da tutuklanmıştır. Beş aylık tutukluluk süresinden sonra mahkeme kararı gereği on beş yıl kürek cezasına çarptırılmış, ancak hüküm Sultan Vahdettin tarafından hoş karşılanmamış, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin –ki fikren her ne kadar Musa Kâzım’a muhalif olsa da- tasarrufuyla ceza geçici sürgüne çevrilmiş, sabık şeyhülislam üç yıllığına Edirne’ye sürülmüştür. Edirne sürgünü esnasında 10 Ocak 1920 tarhinde vefat eden Musa Kâzım Efendi’nin kabri Muradiye Camii haziresindedir.1

    Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi’nin hocalık ve idarecilikle geçen hayatında oldukça yoğun bir yazarlık dönemi vardır. Pek çok telif, tercüme ve tefrika yazıya imza atan şeyhülislamın yazarlık serüveni II. Meşrutiyet öncesi ve sonrası olmak üzere iki döneme taksim edilebilir. Birinci dönemdeki asıl ilgisi din ve ilahiyat alanındadır. Dönemin önde gelen münevverlerinden Ahmed Midhat Efendi’nin tesiri altında Tercümân-ı Hakîkat gazetesinde başlayan yazı hayatında, akide ve şeriat olarak dinin insanın bireysel ve toplumsal yaşamında en temel kurucu faktör olması, dinin medeniyetle birlikte var olması düşüncesine binaen medeniyetin teşekkülünün ana esasları, XIX. asırda baş gösteren Batılılaşma düşüncesinin yaygınlaşmasına paralel olarak modern felsefi akımlarla mücadelenin temel parametreleri kalemine düşen başlıca meselelerdir. Musa Kâzım Efendi’nin üzerinde ısrarla durduğu nokta, din karşıtı materyalist, pozitivist ve natüralist düşünce saldırılarına karşı klasik İslam düşüncesinin kaynaklarından beslenerek ne tür bir “yeni” cevaplar üretilebileceğidir. Bu yenilik iddiası onu son asırda reformist bir tepki hareketi olarak teşekkül eden Yeni İlm-i Kelam ekolünün öncüleri arasına dâhil etmiştir.

    İslamıclık akımının II. Meşrutiyet devrindeki önde gelen mümessillerinden olan Musa Kâzım Efendi, meşrutiyet fikrini dinî açıdan aktif bir biçimde destekleyen ve İttihat-Terakki düşüncesini meşrulaştırma amacı güden pek çok yazı kaleme almıştır. Medeniyet, hürriyet, eşitlik, kardeşlik, adalet, şura, ıslahat, tecdid, ümmetin birliği, kadın hakları, cihat vs. mefhumları Musa Kâzım’ın zihin haritasında öne çıkan noktalardır. Tercümân-ı Hakîkat, Sırât-ı Müstakîm, Sebîlü’r-reşâd, Cerîde-i İlmiyye, İkdâm, Tasavvuf, İslam, Misbâh, Beyânu’l-hak ve Teârüf-i Müslimîn gibi meşrutiyet devri yayınlarında söz konusu konulara dair yazılara imza atmış, bu makalelerden bir kısmı Külliyat (Dinî-İçtimai Makaleler) (İstanbul: Evkâf-ı İslâmiyye Matbaası, 1336)2 adlı derlemede bir araya getirilmiştir.

    Musa Kâzım Efendi tasavvuf alanında da üç ayrı kitabın Arapçadan Osmanlı Türkçesine tercümesini yapmıştır. Bayramiyye meşayihinden Bahâeddinzâde Muhyiddin Mehmed Efendi’nin (ö. 952/1545) Risâle-i Vahdet-i Vücûd’u, Şeyh Bedreddin’in (ö. 823/1420) Vâridât’ı, Abdülhamid Han’a ithaf ettiği Celâleddin Devvânî’nin (ö. 908/1502) Zevrâ ve Havrâ’sı çeviri kitaplarıdır. Safvetü’l-beyân fi Tefsîri’l-Kur’ân adlı Bakara suresi 73. ayete kadarki matbu tefsiri Ahmed Mithat Efendi’ye verdiği tefsir dersi esnasında talebesine dikte ettirdiği metin olup tasavvufi yorumlar da barındırır. İhlâs ve Alak surelerine yazdığı tefsir büyük oranda Abdürrezzak Kâşânî’nin (ö. 736/1335) Te’vîlât’ından izler taşır.

    Musa Kâzım Efendi “İnsan Nedir?” başlıklı mantıki-felsefi içerikli iki yazı telif eder. İlk yazı Tercüman-ı Hakikat gazetesinde (9 Temmuz 1314)3, ikinci yazı Teârüf-i Müslimîn (I/1, 5 Rebîülâhir 1328/ 2 Nisan 1326, s. 3-5) dergisinde yayınlanır. İleriki satırlarda okuyacağınız ikinci yazı, ilk yazının kısaltılmış hâlidir. Yazıda mezkûr suale iki açıdan cevap verilir: Birincisi, klasik mantık ilminde “İnsan düşünen canlıdır” tanımının izahı; ikincisi, İslam metafiziğinde beden ve ruhtan teşekkül eden insanın cisimsel mi yoksa soyut bir cevher mi olup olmadığının tartışılması. Müellifin cevabı ve ulaşmak istediği netice insanın gayrimaddi soyut bir cevher olduğudur. Bu cevapla yazar anti-pozitivist ve anti-natüralist bir düşünce perspektifine sahip olduğunu kanıtlamaya çalışır. Böylelikle modern materyalist insan tanımlamalarına referans vermeksizin gizli bir eleştiri yöneltir. Aynı zamanda mekteplerde mantık ve felsefe hocalığı da yapmış olan müellifin mantık ilmindeki derinliği ve detaylara inmeden meseleyi özetleme kabiliyeti dikkat çekici boyuttadır.

    Yazarın “İnsan Nedir?” başlıklı yazısını takip eden okuyacağınız ikinci yazısı “İnsan Tab’an Medeni midir?” adını taşır. Teârüf-i Müslimîn’de (I/3, 3 Cemâziyelûlâ 1328/29 Nisan 1326, s. 33-34) yayınlanan yazı, insanı mantıki-felsefi açıdan değil sosyolojik açıdan sosyal bir varlık olması zemininde ele alır. Bu sebeple ilk yazıyı tamamlar mahiyettedir. İnsanın doğuştan sosyal ortama doğduğunu, dayanışma ve yardımlaşmaya, türünün diğerleriyle ortak hayat sürmeye ve birlik oluşturmaya yatkın bir mahiyette olduğunu ispatlamaya teşebbüs eden Musa Kâzım Efendi, insanın bu özelliği sayesinde medeniyet inşa ettiğini, ittifak ve birlik hâlinde olduğunda medeniyetin ilerleme kaydettiğini, kavga, çekişme ve savaş hâlinde olduğunda medeniyetin zaafa uğradığını ileri sürer. Şeyhülislamın ittihâd-ı İslâmiyye fikrini her zaman savunduğunu daha önce ifade etmiştik. Bu minvalde yazar tüm dünya Müslümanlarına şöyle bir uyarıda bulunarak makalesine son verir: “Artık Müslümanlar olarak aramızdaki münasebetsizliğe son vermeliyiz. Biz de diğer insanlar gibi doğuştan medeni olduğumuzu kâinata göstermeliyiz.”

    İnsan Nedir?
    İnsan, bedeninin parçaları ve organlarının yapısı açısından âciz ve yetersiz bir canlıdır. Bu anlamda hiç mesabesindedir. Fakat insan ezelî feyz verici (feyyâz-ı ezelî) Allah tarafından kendisine ihsan edilen akıl gücü ve düşünme melekesi sayesinde bütün canlılara açık bir şekilde üstün gelmiş, böylelikle de varlık sahasına nice estetik eserler getirmiştir.

    Mantıkçılar insanı “düşünen canlı” (hayvân-ı nâtık) şeklinde tasavvur ve tarif etmişler ve bu tarife mantık ilmi uyarınca “tam tanım” (hadd-i tâm) adını vermişlerdir. Bu tanım, insanın yakın cinsiyle4 yakın ayrımının (fasl)5bir araya gelmesinden oluşmuş; insanın zatına ve hakikatine dâhil olan bütün unsurları içermiş ve bu sebeple insana ait tüm tikel unsurları kapsayan, insan dışındaki tüm unsurları dışlayan (efrâdını câmi’ ağyârını mâni’) bir tarif olmuştur.

    “Düşünen canlı” kavramının söz konusu türden bir tanım olup olmadığını anlatmak için “tarif/tanım” nedir, ne gibi şartlar gerektirir, hangi kısımlara ayrılır konusunu izah etmek gerekirse de, bu detayları vermek öyle bir iki makale kaleme almakla mümkün olmayacağından ve tanım meselesinin detaylarıyla meşgul olmak bizleri bütünüyle incelememizden uzaklaştıracağından ötürü, bu aşamada değerli okurlarımıza tanım konusunda özet bir fikir verebilmek için aşağıdaki kısa açıklamayı daha uygun gördük:6

    “Tarif/tanım” dıştaki varlıktan alınan ve soyutlanan bir zihinsel form (suret) ve tümel bir mahiyettir. Bu zihinsel form, dıştaki varlığın ya mahiyet ve hakikatinden yani kendisini oluşturan varlık cüzlerinden veyahut zorunlu ilinti (araz) ve hâllerinden soyutlanmış ve zihne uyarlanmıştır. Birinci durumdaki forma (suret) “özsel tanım” (had), ikinci forma “ilintisel tanım” (resm) denmiştir.

    Binaenaleyh mantıkçılar tanımı “bir şeyin mahiyet ve hakikatini veya kendisi dışındaki her şeyden temyiz eder şekilde bildiren şey” şeklinde tarif edip açıkladıktan sonra, bir şeyin mahiyet ve hakikatini bildirene “özsel tanım” (had), kendisi dışındaki her şeyden nitelikleri kullanarak temyiz eder şekilde bildirene de “ilintisel tanım” (resm) adını vermişler ve her iki tür tanımı “tam” ve “eksik” kısımlarına ayırmışlardır.

    Öyleyse deriz ki: “Düşünen canlı” tanımı da dıştaki varlıktan alınıp soyutlanmış bir “zihinsel form” ve bir “tümel mahiyet”tir. Fakat bu zihinsel form, bu tümel mahiyet insan varlığının bütünüyle mahiyet ve hakikatinden mi soyutlanmıştır yoksa insanın zorunlu araz ve hâllerinden mi (nitelikler)? Öncelikle bu noktayı bilmek lazımdır. Böylelikle söz konusu tanımın “tam özsel tanım” olup olmadığı anlaşılmış olsun.

    Bilinmektedir ki insan varlığı bir beden ile bir ruhdan ibarettir. Öyleyse insanı oluşturan şeyler, tikel parçalardan ve çeşitli unsurlardan meydana gelen “canlı cisimsel form” ile “insan türü (nevi) formu” denilen bir tabiat, bir güçtür. İnsan, canlı cisimsel formu açısından üç boyutu (en, boy, derinlik), büyümeyi, iradeli hareketi kabul ederken, insan türü formu açısından tümel idrakleri, düşünsel fiilleri ortaya koymanın kaynağı olmuştur.

    İşte mantıkçılar da insan varlığının mahiyet ve hakikatini bu şekilde tespit ederek, onun canlı cisimsel formundan “canlı” mefhumunu, insan türü formundan “düşünen” anlamını soyutlamışlar, böylelikle insanı “düşünen canlı” (hayvân-ı nâtık) şeklinde tarif etmişler ve bu tarife “özsel tam tanım” (hadd-i tâm) adını vermişlerdir. Gerçekten de “canlı” duyusal idrakte bulunan, iradeli hareket eden ve büyüyen cisim demektir. “Düşünen” ise –daha önce açıklandığı üzere- tümel şeyleri ve soyut tikelleri idrak eden, düşünsel fiilleri yerine getiren şey anlamındadır. Söz konusu tanım, insanın bütün zati unsurlarını ihtiva eden, tanıma dâhil fertleri kapsayan, dâhil olmayanları dışlayan bir tanım olduğundan “tam tanım” (hadd-i tâm) unvanını hakkıyla almıştır.

    Kelamcılar ve diğer İslami ekoller “düşünen canlı” mefhumunun insan için bir “tam tanım” olduğunu kabul ederler. Bu kabule dayanarak insanlık hakikatine dair şu düşüncelerimizi şimdi serdedelim:

    İnsan sahibi olduğu bedenden ibaret bir varlık değildir. Bu durum iki açıdan geçerlidir:

    1. Bedeni oluşturan şeyler devamlı değişime maruz kaldığı hâlde, insan “insan olmaklık” açısından ömrünün başlangıcından sonuna değin bakidir, değişime uğramaz. Bir müddet zarfında değişime konu olan şey, yine o müddet zarfında değişime konu olmayan şeyden farklı olması lazım geleceğinden, insanın da bedenden farklı ve başka bir şey olması zorunludur.

    2. İnsan bazen bütün uzuvlarından gafil iken yine de kendisini bilir. Hâlbuki bir zamanda bilinen şey, yine o zamanda bilinmeyen şeyden farklı olması icap edeceğinden insanın da bedenden farklı bir şey olması zorunludur.

    “İnsan” duyularla idrak edilen ve görülen bir şey de değildir. Çünkü duyumsanan ve görülen şey yüzey ve renktir. İnsan ise ne yüzey ne de renktir.

    Âlimler bu tespite dayanarak insanın hakikatini belirlemede farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Kimisi insanın bedenin yapısına (heykel) hulul etmiş bir cisim olduğunu, kimisi de maddi olmayan bir şeyden ibaret bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. İnsanın, beden yapısına hulul etmiş bir cisim olduğunu savunanlar da iki gruba ayrılmışlardır: Birinci grup, cisimsel bedenlerin birbirine benzediğini iddia eden kelamcılardır. Yani bütün cisimsel bedenler, her bir insan bireyinde söz konusu olan tek bir hakikate sahip olup aynı tür atomlardan teşekkül eder. Kelamcıların görüşüne göre bu beden yapısı ile ona hulul etmiş olan ve kendisine “insan” denilen cisim, bütün insanlarda birbirine benzer ve mahiyet açısından hepsi birdir ve asla aralarında farklılık yoktur. Şu kadar var ki bedenin parçaları ömrün başlangıcından sonuna kadar çeşitli kereler değişime maruz kaldığı hâlde, bedene hulul etmiş ve kendisine “insan” denilen cisim parçalar düzeyinde dahi söz konusu değişim ve başkalaşıma uğramamıştır. Bununla birlikte ömrün başlangıcından nihayetine değin insan hayatı muhafaza edilmiş, belirlenmiş vaktin gelmesiyle de insan hayatı bitince “ölüm” denilen şey ortaya çıkmıştır.

    İkinci grup ise, cisimsel bedenlerin değişim ve başkalaşıma maruz kaldığını, yani her bir cismin başka parçalardan teşekkül ettiğini ileri sürenlerdir. Bu grubun düşüncesine göre her bir cisimsel beden diğer cisimsel bedenden başka ise, bedensel yapı ile ona hulul etmiş olan ve kendisine “insan” denilen cisim de diğerinden farklıdır. Bedensel yapı âdeta cansız varlıklar gibi yoğun ve karanlık bir cisim, ona hulul etmiş olan insan ise bizatihi hayat sahibi bir latif ve nurani cisimdir. Bedensel yapı değişim ve başkalaşmaya maruz kaldığı hâlde o latif cisim bizatihi hayat sahibi ve aydınlatıcı olduğundan her türlü değişim ve başkalaşımdan uzaktır ve mahfuzdur. Bununla birlikte ömrün başlangıcından sonuna kadar bedende faaliyetini icra eder. Ölümü doğuran sebepler bedene iliştiğinde o latif ve nurani cisim bedenden ayrılır; eğer iyilerden ise kutsal ve pak semavat âlemine, eğer kötülerden ise cehennem ve belalar âlemine gider.

    İnsanın maddi olmayan bir şeyden ibaret olduğunu düşünenlere gelince, onlar da şu fikre sahiptirler:

    İnsan bu bedensel yapıya hulul etmiş bir şey değildir. Zira insan maddi bir şey değildir. Ne bizatihi yer kaplar ne de bir yer kaplayan şey ile var olur. Aynı şekilde insan bu âlemin ne dışında ne de içindedir. Çünkü içinde ve dışında olmaklık maddi şeylerin niteliklerindendir. Bunun böyle olduğu da iki açıdan geçerlilik kazanır:

    Birincisi, insan gerek fiil gerek akıl gerekse de vehim açısından bölünmesi mümkün olmayan bir takım şeyleri bilir. Atomlar ve noktalar gibi. Öyleyse bunlara ilişen bilgi de beyin ve diğer organlarda resmedilemez ve bundan ötürü de (insan mahiyetinin de) bölünme kabul etmemesi gerekir. Çünkü beyin ve diğer organlarda resmedilen bilgisel formlar (suver-i ilmiyye), hep zahirî beş duyu vasıtasıyla dıştaki şeylerden soyutlanır. Zahirî beş duyunun duyumsayıp idrak edeceği dıştaki şeyler ise genelde unsurlardan (madde ve form) müteşekkil bileşik ve bölünme kabul eden varlıklar olduğundan, onlardan soyutlanan zihinsel formların da unsurlardan müteşekkil bileşik ve bölünme kabul eden şeyler olması gerekir. Eğer böyle olmaz ise form ile form sahibi varlığın birbirleriyle örtüşmemesi lazım gelir. Bu ise şüphe içermeyecek şekilde geçersizdir. Bölünme kabul etmeyen şeylere ilişen “bilgi” de, beyin ve diğer organlarda resmedilemeyince o bilgi ile nitelenen şeyin de bölünme kabul etmeyen ve maddi olmayan bir şey olması icap eder. İşte bu şey de cisim ve cismani olmayan, kendisine “insan” denilen soyut bir cevherdir.

    İkincisi, insan zorunlu varlık (vâcibu’l-vücûd) vs. gibi soyut varlıkları tasavvur ve onların varlıklarını tasdik eder. Eğer insan bu bedensel yapıdan veya ona hulul etmiş bir cisimden ibaret olsaydı bu tasavvur ve tasdik insan için mümkün olmayacaktı. Çünkü insan, bedensel yapı ve bu yapıya hulul etmiş bir şey olsaydı cisim ve cismani olacağından soyut varlıklarla bir şekilde münasebeti olmayacak; dolayısıyla da tasavvur ve tasdik eylemi kendisinde gerçekleşmeyecekti. Öte yandan cismani güçlerde resmedilen bilgisel formların hep beş duyuyla algılanan (mahsüsât) maddi şeylerden iktibas edilmiş olması zorunludur. Bu zorunlu olunca soyut formların cismani güçlerde resmedilmiş olması mümkün bir şey midir? Öyle ise soyut varlıkları tasavvur ve onların varlıklarını tasdik eden şeyin cisim ve cisimsel nitelikte değil, aksine maddi olmayan bir cevher olması gerekir ki ulaşılması gereken netice de bu idi aslında.
    Musa Kâzım
    15 Nisan 1910

    İnsan Doğuştan Medeni Midir?
    Önceki yazımızda insanın mahiyeti meselesine değinmiş, konuya dair meşhur âlimlerin görüşlerini kısaca açıklamıştık. Bu yazımızda ise sosyal bilimler açısından insanın sahip olduğu durumları ve nitelikleri bir nebze izah etmeye teşebbüs edeceğiz.

    İnsan kâinatın zübdesi ve mevcudatın hülasasıdır; gerek sureti gerek sireti açısından yaratılmışların en kâmili olarak varlık sahasına gelmiştir; asli fıtratı itibariyle her türlü kirlilikten ve fesattan uzaktır. “Her doğan insan İslam fıtratı üzere doğar.” hadis-i şerifi bu gerçeğe işaret eder. Hatta bu selim fıtratı ve sade hayatı sebebiyle başlangıçta tüm insanlar âlemin yaratıcısının varlığını ve kemal sıfatlarını tasdik etmede, nimetlerini şükürde, zulüm, haset ve abes gibi şeylerden Allah’ı tenzih etmede, birbirleriyle dayanışma ve yardımlaşmada ortak tek bir ümmet olarak hayat sürüyorlardı. Fakat bu durum devam edemedi. Bu da pek doğaldı. Çünkü insan, âlemin büyük nüshası olup bütün mahlukatın özelliklerini kendisinde toplamış olduğundan, doğasındaki selim fıtratına rağmen dış etkenlerin tesirinden uzak kalamıyordu.

    İnsanların sahip olduğu hayvani güçler kendilerini cismani lezzetlere şiddetle sevke başladı. Herkes kendisine faydalı şeyi almaya, zararlı olan şeyi defetmeye çalıştı. Sonunda insanlar arasında ihtilaflar, çatışmalar ve kavgalar ortaya çıkmaya başladı. Bunun üzerine insanlar arasındaki çıkar çatışmalarını ve düşmanlıkları gidermek ve insanları asıl fıtratları üzere harekete yani tek bir ümmet olarak yaşamaya yönlendirmek için peygamberler gönderildi. “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah da peygamber gönderdi…” (Bakara, 2/213) âyet-i kerîmesi bu gerçeği açıkça bildirmektedir.

    Peygamberler insanları daima Hak yoluna yönlendirmişlerse de, insanlar arasındaki çatışma, kavga ve sürtüşme bütünüyle ortadan kalkmamıştır. Bulunduğumuz şu asır ilerlemedeki hükmünü çokça icra etmekte bulmuştur. Bunun sebebi az önce açıkladığımız üzere insanların bir çok hayvani güçleri barındırmaları ve bu türden güçlerin gerektirdiklerine tabi olmalarıdır. Hâlbuki bu ittiba mecburi değildir.

    İnsan birçok hayvani güce sahip olduğu gibi aynı zamanda birçok meleki güce de sahiptir. Asıl insanın insan olması hayvani hevesleriyle değil akli melekeleriyledir.

    İnsanların bu iki tür gücü istediği gibi kullanmaları ise kendi ellerindedir. Eğer insan bu güçleri güzel kullanarak, kendisinin ne gibi yüce bir mahiyete sahip olduğunu düşünür ve ona göre hareket ederse, şüphesiz kıyamete değin bahtiyar ve mutlu yaşayacaktır.

    Şaşılacak şeydir ki, asrımızda bilim ve marifet bu kadar ilerlemişken insanoğlu bu bilim ve marifetten layık olduğu derecede istifade edemeyerek hâlâ ötekine karşı husumet beslemekten ve düşmanlık etmekten geri kalmamaktadır.

    Dayanışma ve yardımlaşma denilen güzel haslet bizden pek uzak bulunmaktadır. Daha garibi şu ki, bütün Müslümanların birbirlerine karşı kardeşlik akdiyle çağın gerektirdiklerine göre hareket ederek bir aile efradı gibi yaşamaları, aralarındaki çekişme ve muhalefeti tamamıyla ortadan kaldırıp herkesin diğerinin mal ve canını kendi mal ve canı gibi bilmeleri ve ona göre hayat sürmeleri Kur’an’ın emirlerinden biri iken, bu gibi Kur’an hükümlerini unutarak birbirlerine karşı yabancı gibi harekete etmektedirler. Ve hatta gayet münasebetsiz vesilelerle ayrılıklara düşerek, bu hâllerin vahim sonuçlarını hatırlarına bile getirmemektedirler.
    Hâlbuki medeniyetin ana esası ittifak ve birlikten başka bir şey değildir. Çünkü medeniyet toplu yaşamak demektir. Toplu yaşamak ise her hâlükârda ittifak ve birlikledir. Zira ittifak ve birlik olmazsa, dayanışma ve yardımlaşma olmaz. Dayanışma ve yardımlaşma olmayınca insanlar yaşayamaz. Çünkü insanın muhtaç olduğu şey o kadar çoktur ki, bunları tedarik etmek bir insanın değil bin insanın bile işi değildir. Şu hâlde eğer insanlar böyle çekişme, sürtüşme ve kavgaya düşerek aralarında bir birlik ve uyum tam bir şekilde bulunmazsa toplum dağılır, medeniyetten eser kalmaz. Nitekim milletlerin tarihi buna delildir.

    Üzülerek itiraf etmeliyiz ki, günümüzde bu büyük tehlikeye en çok maruz kalanlar Müslümanlardır. Zira diğer milletler bu gerçeği çok önceden idrak ederek, medeniyetin esasının birlik ve ittifak olduğunu anlayarak bu uğurda çalışmışlar ve sonunda gözlerimizi kamaştıran şu gördüğümüz medeniyetteki ilerlemeye nail olmuşlardır.

    Hatta kendi aralarındaki birlik ve ittifaka bile kanaat etmeyerek bütün büyük devletler ikişer üçer ittifak sözleşmeleriyle geleceklerini garanti altına almışlardır. Diğer milletlerin hâl ve hareketleri bizim için büyük bir ders ve ibrettir. Bu dersi almamız gerek. Artık aramızda söz konusu olan münasebetsizliğe son vermeliyiz. Biz de diğer insanlar gibi doğuştan medeni olduğumuzu kâinata göstermeliyiz.
    Musa Kâzım
    12 Mayıs 1910

    *Doç. Dr., Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi.

    1. 1 Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi’nin hayatı, eserleri ve düşüncesi hakkında bk. Ahmet Şamil Gürer, Gelenekle Modernite Arasında Bir Meşrutiyet Şeyhülislamı: Musa Kâzım Efendi (1861-1920), yayınlanmamış doktora tezi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2003; Ömer Kara, Erzurum Yüzleri-Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi, Erzurum: Atatürk Üniversitesi Yayınları 2015; Erzurumlu Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi Sempozyumu (22-24 Kasım 2013, Erzurum), Tebliğler ve Müzakereler, Erzurum: Atatürk Üniversitesi Yayınları 2014.
    2. 2 Eser Ferhat Koca tarafından sadeleştirilerek aynı isimle yayınlanmıştır (Ankara: Ankara Okulu Yayınları 2002).
    3. 3 Günümüz Türkçesine aktarılmış hâli için bk. Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi, Külliyat: Dinî ve İçtimai Makaleler, haz. Ferhat Koca, Ankara 2002, s. 155-163.
    4. 4 Mantık ilminde beş tümel kategorik açıdan cins, tür (nevi), ayrım (fasl), hassa ve ilintiden (araz) oluşur. “Cins, gerçeklikleri (hakikat) çeşitli olanlardan, bunlar nedir, diye sorulunca verilecek cevaptır.” Mesela, insan, at, kuş nedir? denilince verilecek cevap “hayvan/canlı” olacaktır. Hayvan bir cinsin ifadesidir. Cins uzak ve yakın cins olarak ikiye ayrılır. Bir türün hemen üstünde bulunan cinse yakın, diğerlerine uzak cins denir. İnsan türünün yakın cinsi hayvan/canlı, uzak cinsleri ise, cismi olan ve cevherdir.” Bk. Necati Öner, Klasik Mantık, Ankara 1986, s. 25.
    5. 5 Ayrım (fasl), cins içinde türü gösteren karakter veya karakterler toplamıdır. Eğer ayrım, türü yakın cinsindeki ortaklarından ayırıyorsa yakın ayrım, uzak cinsindeki ortaklarından ayırıyorsa uzak ayrım denir. Mesela, hareket etme insanın uzak, canlının yakın ayrımıdır. Bk. Necati Öner, Klasik Mantık, Ankara 1986, s. 26-27.
    6. 6 İnsan “düşünen canlıdır” tanımlamasının mantıksal analizine dair genel bir değerlendirme için bu sayıdaki Mehmet Özturan’ın yazısını okuyabilirsiniz.