TARİHİN ANDAKİ VARLIĞI: 2018 ANMA YILININ SONUNDA “ZEİTGEİST”A DAİR

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • 2018 yılının sonuna doğru sanki yâd etmenin süregiden mevcudiyeti Zeitgeist’a aitmiş gibi, sanki tarihin sürekli göz önüne getirilmesi zamanın imzası olmuş, kendine ait şimdinin özel bir hususiyeti olmuş gibi görünüyor. 2014’ten beri bu özgül anma kültürü, her şeyden önce Birinci Dünya Savaşı’nın mirasıyla yapılan tartışma tarafından belirlenmekte. Geçmişin bize birden yine bu kadar anlatacak şeyi olması, bizim bu denli yakınımıza yanaşıyor olması nasıl açıklanabilir? Ve bu, Alman ve Avrupalı nazarında ne anlama gelmekte?

    Her savaş üç defa yaşanır. İlki, savaşın başından sonuna, ilk ölüden silahların susmasından sonra gelen sessizliğe kadar süren o korkunç gerçeklikte. Akabinde ikinci olarak ateşkesten, müzakerelerin başlamasına ve oradan da barış antlaşmasının imzalanmasına giden yolda. Bu yol, galip ve mağlupların birbirlerine nasıl davranacaklarına dair, kayıplar ve maliyetler, suç ve borçlar, toprak ve sınırlar, yaptırım ve güvenceler hakkında nasıl tartıştıklarına dair sorularla da bağlantılıdır. Bu süreçte, edinilen şiddet tecrübeleri düzenlemelere, şartlara, rakamlara ve hudut çizimlerine tercüme edilir. Ve nihai, üçüncü olarak, askerler evlerine geri döndükleri; toplumlar, kayıplarının yasını tutmaya başladıklarında, ferdî ve toplumsal olarak hatıranın dilini ve hafızanın biçimlerini aradıklarında; insanlar, savaşın ve barışın süregiden sonuçlarını somut bir şekilde kavramaya başladıklarında; insanlar, barışın neticeleri ile savaşın kayıplarını yavaş yavaş ve usulca birbiriyle tarttığında; insanlar, savaş ve barışın kendileri için, aileleri için, toplumları için, ulus ve devletleri için ne anlama geldiğini kendilerine sordukları zaman, savaşlar resmî barıştan sonra da sürdürülmeye devam edilir.

    Birinci Dünya Savaşı da bu manada üç kez yaşandı. Bu üçleme, muhtemelen Yeni Çağ’da hiç olmadığı kadar bu savaş için geçerlidir ve bundan dolayı bir o kadar da acıklıdır. Bu sebeple de resmî bitimin ötesinde de, doğrudan zamandaşların ve çağdaş kuşakların hafıza ve hatıralarında, barışın şartlarına dair tartışmalarda ve barışın neticelerinin temyizine dair mücadelelerde ve barışın yorumu ve mirası hakkındaki tartışmalarda rahatsız edecek kadar uzunca bir süre  güncel kalmıştır. Bizi bugün bu savaşla ve onun neticesinde ortaya çıkan barışla irtibatlandıran şeye bu da dâhildir.

    Savaştan barışa giden yolun geçmişine bu perspektiften bakıldığında, bu yol bize sanki mirası doğrudan günümüze uzanan ve günümüzün kargaşasının temelinde yatan 20. yüzyılın eşiği gibi görünüyor. Güneydoğu Avrupa, Ukrayna, Yakın ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika örneğinde olduğu gibi birçok şiddet havzası, ya Habsburg Krallığı’nın, ya Çarlık İmparatorluğu’nun veya Osmanlı İmparatorluğu’nun eski bölgelerine tekabül ediyor. Ulus devleti ile demokrasi, etnik aidiyet ile katılım vaatleri, ideolojiler adına şiddet ile devletsizlik ve ilticaya dair modern arayış arasındaki ilişki de o dönemin bir mirasıdır. Ve son olmamakla birlikte bu, Avrupa’nın Asya ve Afrika’daki sömürge iktidarının 1918’in ötesine de uzanmasında ve hatta genişleyerek devam etmesinde ve ayrıca da Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politika anlayışında kendini bize gösteriyor. 1918 ile 1923 arası yılların, yani Brest Litovsk Barış Antlaşması ile Lozan Antlaşması arası yılların mirası, biz bugün karışık bir dünyada savaşların sona erdirilmesi, barış antlaşmalarında mutabakat sağlanmasına dair ihtimaller ve genel olarak savaşların ne olduğu ve barışın ne anlama geldiği hakkında düşündüğümüzde, hâlâ etkisini sürdürmektedir.

    Zeitgeist’ı bu denli etkilemiş olan Dünya Savaşı’nın sonuna daha detaylı bakıldığında, Dünya Savaşı’nın mirasının gerçekte ne kadar karmaşık olduğu görülüyor. Zira 11 Kasım 1918’de nihayete eren savaş aslında hangi savaştı? Dünya Savaşı’nın 1914’te Ağustos’un başında başlaması, olağanüstü coğrafi mesafeler boyunca milyonlarca insan için ortak referans noktasını teşkil ediyordu – Praglı yazar Franz Kafka için olduğu gibi, aynı şekilde Fransız Guyanası’nda yaşayan Batı Afrika’daki Kindia’dan gelen kamyon şoförü Kande Kamara için de ortak paydaydı. Savaşın bitimi ise daha az bir şekilde eş zamanlıydı. 11 Kasım 1918, Batı devletleri arasındaki savaşı sonlandırıyordu, fakat ateşkes birçok başka bölgede devam eden şiddetin sonlanması anlamına gelmiyordu: Doğu, Orta Doğu ve Güneydoğu Avrupa’da, Habsburg Krallığı’nın, Rus Çarlık İmparatorluğu’nun ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş bölgelerinde devletler arası savaş, devlet çöküşlerine yol açıyordu. Dünya Savaşı bu bölgelerde iç savaşlara ve etnik çatışmalara dönüşüyordu. Bu bölgelerin cepheleri, sivil veya asker ayırt etmeksizin herkesin düşman olabildiği şiddet havzaları hâline geliyordu. Çokça zikredilen bu on birinci ayın on birinci gününün on birinci saatine odaklananlar, 11 Kasım 1918’in sembol tarihi ile en fazla Batı Avrupa’daki devletler arası savaşın nihayete ermesini kavrayabilirler – kaldı ki, bu tarihe varıldığında, Rus İmparatorluğu veya Habsburg Krallığı gibi 1914 yılının yaz aylarındaki bazı önemli aktörler artık hiçbir şekilde mevcut değillerdi bile.

    Savaşın 20’nci yüzyıl adına sunduğu netice, sadece savaş kayıplarının niceliğinde çözümlenmedi. Kayıpların niceliği, milyonlarca ölü asker ve sivil karşısında ölçülebilir değildi. Olağanüstü kayıpların niceliğinin arkasında şiddet tecrübesine dair esas itibariyle yeni bir nitelik gizleniyordu. İkinci Dünya Savaşı’ndan farklı olarak Birinci Dünya Savaşı’nda kayıpların çoğunlukla asker olmasına rağmen, Belçika ve Kuzey Fransa, Sırbistan, Ermenistan ve Doğu Avrupa’nın, Afrika ve Asya’nın bir çok bölgelerindeki örneklerde olduğu gibi sivil halka karşı şiddet yeni bir boyuta ulaşmıştı. Savaşın mağdurlarına, o zamana dek bağımsız olmayıp sömürge devletlerin birliği altında olan halkların çok sayıda kayıpları dâhildir – bu durum, tüm farklara rağmen Polonyalı askerlerle Hindistanlı ve Afrika ile Asya’nın sair bölgelerinden devşirilen askerleri bir araya getiriyordu. Savaşın ayrıca süregiden etkilerine, savaştan geri kalan yaralılar ordusu ve buna bağlı olarak devletlerin savaş malullerine uzun vadeli bakım ödenekleri dâhildi. Tam da bu savaş malulleri barış içindeki savaşa bir suret kazandırıyordu.

    Dünya Savaşı’nın galibi herhangi bir ulus, bir devlet, bir imparatorluk değildi ve neticesi de savaşsız bir dünya değildi. Savaşın asıl galibi, savaşın kendisi olmuştu, savaşın prensibi ve bir ihtimal olarak totalleştirilebilir şiddet olmuştu. Bu durum uzun vadede, savaş esnasında oluşan ve birçok kişi için savaşı tüm imkânlarla sonuna kadar sürdürülmesi için sebep teşkil eden baş motif ile temelden bir zıtlıkta durduğu nispette ağır basıyordu. Savaş prensibine karşı “son bir korkunç savaşın” yürütülmesi gerektiğine dair inanç, dünya savaşının “savaşı bitiren savaş” olduğuna dair umut, acı bir şekilde hayal kırıklığına dönüşecekti.

    Daha 11 Kasım 1918 yılının hemen akabinde, İrlanda ve Polonya örneğindeki gibi yeni ulus devletlerin kurulması veya bölgesel olarak tahdit edilmesi için, Rusya örneğinde olduğu gibi kanlı bir iç savaşla bir ideolojiyi galibiyete taşımak için veya Türkiye örneğinde olduğu gibi bir barış antlaşmasının şartlarını şiddet yoluyla temyiz etmek için şiddetin hâlâ tercih edilebilir bir araç olarak geçerli olmaya devam ettiğini belgeliyordu. 1914 yılının yaz aylarında özünde devletler arası bir savaş olarak başlayan şey, 1917’den itibaren Batı’daki savaşın resmî olarak sonlandırılmasının çok ötesine uzanan birçok yeni şiddet biçimleri ile neticelenmişti. Doğu ve Güneydoğu Avrupa için daha çok 1908 Bosna Krizi ile 1912/13 Balkan Harbi ve 1923 Lozan Antlaşması arasındaki süreç nispi bir bütünlük teşkil ediyordu.

    Felaketler ve çöküşler süreci olan 20. yüzyılın ilk yarısına dair bütün ölçüleri aşan şiddet tarihini, 1945 sonrasında en azından Avrupa için istikrarlı Soğuk Savaş’ın etkisi altında barışçıl bir süreç ve – ilk olarak Batı Avrupa’da başlayıp 1989/91 sonrasında Doğu Avrupa toplumlarında da olmak üzere – demokratik kitle toplumunun tesis edilmesi takip etmişti. Ağustos 1914’ten beri açılan yaraların yavaş yavaş sarılması için sanki 20. yüzyılın ikinci yarısına ihtiyaç duyulmuş gibi görünüyordu. Ancak yaralar günümüze kadar görünür kaldılar. Birkaç yıl önce Birinci Dünya Savaşı’nın son yaşayan askerleri öldüğünde, iletişimsel olarak aktarılan anılar artık kültürel hafızaya dönüştüğünde, bu özel zamansallaştırmaya dair büyük ilgi de derin bir tecrübe katmanı olarak göstermişti kendini. Bunun İngiltere ve Fransa’da olduğu gibi Avustralya veya Hindistan’da da yoğun bir şekilde takip edilmesine karşın Almanya’da çok daha az bir şekilde takip edilmesinin kendisinin de tarihsel sebepleri var: Bu durum, Almanya’da hâlâ İkinci Dünya Savaşı ve Yahudi soykırımının, Birinci Dünya Savaşı’na dair anılara baskın gelip onları örttüğüne işaret ediyor. Birinci Dünya Savaşı burada, Almanya’da, “La Grande Guerre”, “The Great War” veya “De Grote Orlog” değildir, bilakis iki dünya savaşından birincisi olan Birinci Dünya Savaşı Almanya’da daha çok 1933 ile 1945 yılları arasındaki felaket geçmişin bir ön geçmişi gibi durmaktadır.

    1914 ve 1939/41’den itibaren edinilen şiddet tecrübelerine bakıldığında, Almanya’da ulus ve ulus devlete dair özel ve karılgan ilişki derinleşecekti ve bu durum, 1945 sonrası kuşakları özel bir şekilde etkileyecekti. 1945 yılı, ulus ve imparatorluğun ideolojik aşkınlığı ile klasik Alman ulus devletinin sonunu işaretliyordu. İki çöküş,  çok büyük kayıplar verilen iki büyük savaş tecrübesi, ulusu ve ulus devleti ve bunların meşruiyet zeminini ilk defa sorgulatmıştır. Hiçbir toplum için bu durum Almanya için olduğu kadar paradigmatik bir biçimde geçerli olmamıştır: Başka etkenlerin yanı sıra 1914 ile 1945 yılları arasındaki erken dönem 20’nci yüzyılın bu yoğunlaşmış felaketler tarihi, Batı Almanya’nın ve 1990 sonrasında tekrar birleşmiş olan Almanya’nın uluslar ötesi entegrasyona dair yeni biçimlere yönelik ve bilinçli bir egemenlik feragatine yönelik kendini açmasına yol açmıştır. Federal Cumhuriyet için bu feragat etme, 1945 sonrası siyasi arenalara geri dönmenin ön koşulu olarak âdeta devlet politikası hâlini almıştır. Kendi ulus tarihinden yapılan bu bilinçli feragat, 18’inci yüzyılda önemli ölçüde kıta merkezinde savaş ve ulus arasındaki bağlantının oluştuğu Avrupa’nın bir barış havzasına dönüşmesine tartışmasız katkı sağlamıştır.

    Almanya için 1945 yılı ile birlikte tüm devasa kayıplarıyla ve travmatik şiddet tecrübeleri ile birlikte topyekûn savaş çağı sona ermiştir. Tehdit algısı, caydırıcılık ve şiddetsizlikten kaynaklanan  istikrarın hüküm sürdüğü Soğuk Savaş döneminde kendi ulusunun şiddet tarihine dair zorlu bir ilişki kurulmaya başlandı. Örneğin Almanya’nın 1914 yılındaki savaş suçuna dair daha 1918 sonrasında başlanılan tartışma, 1949 sonrasında Federal Cumhuriyet’in erken döneminde kuşaksal olarak devam ediyor ve iki dünya savaşının tecrübesinden sonra Batı Almanyalıların tarihî ve siyasi öz konumlandırmalarının belirleyici referans noktasını teşkil ediyordu. Almanya’nın tarihsel olarak temize çıkması ile “yegâne suçlu” olduğunu savunanlar ile “suçlu olmaya dair gurur”a sahip kutuplar arasındaki tartışmalar, 2014’ten beri tekrar görüldüğü üzere günümüze kadar uzanmaktadır. Fakat bu tartışmalar her şeyden önce, iki dünya savaşıyla toplumsal bilince kazınmış ve 100 sene sonra da hâlâ kaybolmayan, süregiden güven sarsıntısını gün yüzüne çıkarıyor.

    Soğuk Savaş’ın sonu henüz nispeten şiddetsiz geçişlerin etkisi altında gerçekleşmişken, bunu çok etnik yapılı bir imparatorluk olarak Sovyetler Birliği’nin sona ermesiyle Avrupa’nın sınır bölgelerinde yeni ulusal ve etnik temelli şiddet tecrübeleri takip etti. Eski imparatorluklar olan Habsburg Krallığı’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Rus Çarlığı’nın veya Sovyetler Birliği’nin çöküş bölgeleri bu yeni savaşların cepheleri oldu: 1990’lı yıllarda Yugoslavya, ve doğrudan günümüzde Ukrayna ve Yakın ile Orta Doğu bunun örnekleri. Bu savaşlarda Soğuk Savaş’ın nükleer caydırıcılık temelindeki simetrisi geçerli değildir artık. Batı, Güney ve Doğu Avrupa’nın entegrasyonu adına 1950’li yıllar ile 1990’lı yıllar arasında geçmişteki uluslar adına yürütülen savaşları, uluslar ötesi işbirliği ve uluslar üstü entegrasyonla aşan yakın tarihin muhtemelen en başarılı barış projesi, şimdi artık kendisi bir krize düşmüş oldu.

    Böylelikle Soğuk Savaş’ın sonundan beri, günümüzün Zeitgeist’ına özsel olarak ait olan, tarihsel olarak eş zamanlı olmayanın kendine has kronolojik bir eş zamanlılığını yaşıyoruz. Bir yanda, uluslar üstü entegrasyonun hızlandığına ilişkin ve ulus devletlerine dair geleneksel egemenlik kavramının erozyonuna ilişkin birçok emare var. Uzun 19’uncu yüzyılın devralınan ulus devletinin Batı Avrupa’da nasıl tarihselleştirildiğini ve iki yönden nasıl anlam yitirdiğine şahit oluyoruz. Bir yandan uluslar üstü entegrasyon çerçevesinde egemenlik transferleri aracılığıyla ve diğer yanda İskoçya ve Katalonya örneklerinde olduğu gibi aynı zamanda yeni bölgeciliklerin bağımsızlık hareketlerine dönüşmeleri ile anlam yitiriyor. Ancak diğer yandan, örneğin tasarruf mevduatların garantisi konusunda veya devlet sınırlarının muhafazasında ulus ve ulus-devlet hâlâ kriz süreçlerinde önemli, hatta birçok yerde belirleyici referans motifi olarak etki göstermeye devam ediyor. Eş zamanlı olmayanın eş zamanlılığı bir başka boyuta daha sahiptir: Avrupa’daki uluslar üstü entegrasyon modeli, yürütme kurumlarına odaklıdır ve önemli ölçüde bir demokrasi noksanlığı taşımaktadır. Bu model, duygusal, siyasi ve sembolik ikna gücü pek sağlamıyor.

    Günümüzde birçok kırılmanın birleşmesiyle devralınan güvenceler yitiriliyor. Bu durum, Avrupa toplumlarında tarihin ve tarih siyasetinin neden böylesi bir artış gösterdiğini, özellikle birçok Alman’ın kendi tarihini ve tam da Birinci Dünya Savaşı’nı neden tekrar keşfettiğini açıklayabilir: Bazen tavizkâr karmaşadan kaçış olarak, bazen de tarihten ders niteliğinde çıkarımlar ve kendinden emin olma arayışı olarak.

    Şayet Birinci Dünya Savaşı’nın geçmişine dair tartışma günümüzün Zeitgeist’ının bir parçasına dönüştüyse, o hâlde bu durum nihai olarak kendi bugünümüze dair hususi kırılmalara ve güven sarsıntılarına işaret etmektedir. Buradan, tarihsel bilgi aracılığıyla analojilere ve yön belirlenimlere özel bir talep doğdu. 20’nci yüzyılda bu savaşa ve onu takip eden barışa, olumlu veya olumsuz bir ölçü olarak tekrar ve tekrar atıfta bulunulmuştur; ve 21’inci yüzyılda hâlâ, sözde güvencelerin yitirilmesinden dolayı en derininde güveni sarsılmış gibi görünen bir dünyada istikamet kazanabilmek için bu savaş ve barışla didinilmektedir: 1917’de Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa müdahil olmasıyla ve Başkan Woodrow Wilson’un enternasyonalist programıyla başlayan “Amerikan Yüzyılı”nın artık sona erdiğine dair algı; feci iki dünya savaşı tecrübesinin bir neticesi olan Avrupa Projesi ve Avrupa Birliği’nin son zamanlarda hem içerden hem dışardan tehdit altında olduğuna dair izlenim; ve Avrupa devletlerinin 1945’ten beri oluşturdukları demokratik kurumların birden savunmacı bir duruma evrilmesi buna örnektir.

    Şimdiki zamanın incelmiş gibi görünen bağı bizi bu savaşla ve sonrasındaki barışla irtibatlandırıyor. Dolayısıyla bunlarla ilgilenmek, her şeyden önce ahir olanda evveli görebilmek ve bizim günümüzü bu barışla birleştiren görünen ve görünmeyen çizgileri açıklamak anlamına gelir. Üç veya dört kuşak veya yüz yıllık bir mesafeye dair mutat kendinden emin olma hâlinin önerdiğinin aksine, geçmişin zaman katmanları çok sık bir şekilde birbirine dayanmaktadır. Barışı tesis etmeye dair mücadele, 1945 yılına kadar süren aşırılık çağını sınıflandırmak için bilhassa Alman perspektifi tarafından tekrar tekrar yorulan yakın geçmişin hükmünden kendini geri çekiyor: Sanki 1914 ve 1918/1919, 1933’ten sonra gelen daha devasa bir faciaya giden yolun sadece birer aşamasıymış gibi; sanki Ağustos 1914 ile Mayıs 1945 arasındaki süreç ikinci bir “Otuz Yıl Savaşı” olarak, “karanlık kıta”nın veya ideolojik iç savaşın çağı olarak bir araya bağlanabilirmiş gibi; sanki Birinci Dünya Savaşı’nın sonu, İkinci Dünya Savaşı’nın tohumunu zaten içinde barındırıyormuş gibi; ve hatta 1939’dan sonra olaylar artık, 1918 yılının sonrasında sadece mümkün olan şekliyle cereyan etmişler gibi.

    Ancak determinist bir tarihin karşısında, görünüşe göre alternatifsiz ve kaçınılmaz olmanın böylesi bir görüntüsünün karşısında, tarihsel anın açıklığı durmaktadır. 20’nci yüzyıl başlarındaki savaş ve barışların tarihinden kolay bir ders çıkarımı mümkün değildir: Kendini tarihe bırakan kişi, kendini “şöyle olsaydı nasıl olurdu”nun konjonktif imasından, tıpkı her şeyin gelişmesi gerektiği gibi geliştiği tasavvurundan olduğu gibi serbest kılmak zorundadır.

    20’nci yüzyıl başındaki  bu  savaş ve barış hikâyesinin bize telkin ettiği şey şudur: Siyasete yönelik hareket yönergeleri veya dünyanın karmaşıklığı karşısında istikametini kaybetmiş olan bugüne dair ucuz analojilerle çözümlemeler yapılmaz. Bizim zamanlar ve mekânlar arasında kıyaslara ihtiyacımız var – fakat tarihin tekerrürünü veya tekerrür edebilirliğini ima eden bir tarihten ders çıkarma olarak değil. Ferdî eyleme dair sorumluluk tarihe devredilemez.  Ancak bu sorumlulukla yüzleşen ve tarihsel zamanın günümüzde saklı olduğuna dair meşakkatli idraki omuzlayan kişi, üretken yabancılaşma ile daha fazla şeyi idrak edecek ve daha soğukkanlı bir şekilde anlayacaktır. Tarih yazımı, sürekli boş alarm vermeye ve popülist eylemciliğe karşı bir ilaç olabilir.  Ayrıca tarih yazımı, Zeitgeist’ın belirtilerinin ardına bakabilmeye ve tarih önünde  analojilerin sınırlarını gözden kaçırmamaya yardımcı olabilir. Bu da az bir şey değildir.

    *Prof. Dr., Freiburg Üniversitesi

    Referanslar:

    Jörn Leonhard, Die Büchse der Pandora. Geschichte des Ersten Weltkriegs, 5. Aufl. C.H. Beck: München 2014; Taschenbuchausgabe: München 2018;

    İngilizce Çevirisi: Pandora’s Box. A History of the First World War, Harvard University Press: Cambridge/Mass. 2018.

    Jörn Leonhard, Der überforderte Frieden. Versailles und die Welt 1918-1923, C.H. Beck: München 2018