ZAMANA YEMİN: MUALLİM VAHYÎ’NİN ASR SURESİ TEFSİRİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • İlahî kudretin varlıktaki tüm eşyayı kuşattığına delil olmak üzere ilahî hitapta kasem (yemin) sözel formu sıklıkla kullanılmıştır. Söz konusu yeminler içerisinde Allah’ın leyl (gece), nehâr (gündüz), şafak, duhâ (kuşluk), asr (ikindi), fecr (tan), subh (sabah), yevm (gün) gibi zaman ifade eden kelimelere yemin etmesi dikkat çeker.1 İnsanın varlığı zaman, mekân ve hareket boyutlarında idrak etmesinin doğal bir neticesi olarak, Kur’an da hitapta bulunduğu insanın bu türden varlık algısının temel unsurlarına vurguda bulunur.2

    Müfessirler kendisine kasem edilen “asr” kelimesini genellikle “ikindi vakti”, “mutlak ilahî zaman” (dehr), “Hz. Peygamber’in asrı” ve “ahir zaman” mefhumlarıyla izah etmişlerdir. Adını ilk kelimesinden (ve’l-asr) alan Asr suresi Kur’an’da insana verilen tüm nasihatlerin bir nevi hülasasını içerir. Nitekim İmam Şâfiî “Şayet Kur’an’da başka bir şey nazil olmasaydı, şu pek kısa bir sure olan Asr suresi insanlara yeterdi. Asr suresi Kur’an’daki bütün bilgileri içermektedir.” der. Sahâbe-i kirâmdan iki kişi karşılaştıkları zaman birinin diğerine bu sureyi okumadan ve ardından selam vermeden ayrılmadığı, sefere çıkıldığında ordu tarafından sıklıkla okunduğu, bir meclis dağılmadan kıraat buyurulduğu kaynaklarda rivayet edilir. Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy surenin ehemmiyet ve mealini şu mısralarda ifade eder: “Hâlikin nâ-mütenâhî adı var, en başı Hak / Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak / Hani, ashâb-ı kirâm, ayrılalım, derlerken / Mutlaka “Sûre-i Vel’asrı” okurmuş, bu neden / Çünkü meknûn o büyük surede esrâr-ı felâh / Başta îmân-ı hakîkî geliyor, sonra salâh / Sonra hak, sonra sebât. İşte kuzum insanlık / Dördü birleşti mi yoktur sana hüsrân artık.”3

    Mehmet Akif’in dost halkasında bulunan Muallim Ahmed Vahyî Ölmez (1878-1957) 1914 yılında Meşrutiyet neşriyatından haftalık yayınlanan Cerîde-i Sûfiyye’de Asr suresine tefsir kaleme almış, sureyi zamanın ruhuna ve Meşrutiyet ideallerine muvafık bir şekilde tefsir etmiştir.4 “Asr”ı insanın zevaline yakın son zaman, “iman”ı kesin inançlılık ve tefekkür yoğunluğu, “salih amel”i toplumsal iyilik ve faydayı temin algılaması çerçevesinde genelleştirmiştir. Geleneksel tefsirlere alternatif çağdaş bir vurgunun söz konusu olduğu tefsirde bu türden bir umumileştirmenin Batı’da ortaya çıkan çağdaşlık, emek, özgürlük, toplumsallaşma ve medeniyette ilerleme olgularını ıskalayan çevrelere mesaj verme kaygısının bir sonucu olduğu ileri sürülebilir.

    Muallim Vahyî bir Meşrutiyet devri adamıdır. Bosna’nın Mostar kasabasında doğmuş, 93 Harbi’nin Balkanları sarstığı yıllarda ailesiyle birlikte Edirne’ye göç etmiş, 1900 yılında Edirne Harbiyesi’nden mezun olmuştur. Babası Hasan Efendi, III. devre Melamiliğinin piri Muhammed Nûrü’l-Arabî’nin (1813-1888) halifesidir. Bir diğer halife Bursalı Mehmed Tâhir Bey (1861-1925) Muallim Vahyî’nin yetişmesinde en önemli isimdir. Vahyî’nin Bursalı Tâhir Bey’e müntesip olduğu söylenmektedir. Ona “muallim” lakabını verdiren şey, uzun yıllar Edirne Askerî Mektebi’nde, Kuleli Askerî Lisesi’nde ve Hakkari sürgünü sonrası emekliliğinin ardından pek çok özel okulda deruhte ettiği öğretmenlik vazifesidir. Kitabet, mantık, Arapça, Farsça, edebiyat, ahlak, akait, kelam, felsefe okuttuğu derslerdir. Babanzâde Ahmed Naim, Ahmed Avni Konuk, Elmalılı Hamdi Yazır, Filibeli Ahmed Hilmi, Rıza Tevfik, Hüseyin Kâzım Kadri, Ömer Ferid Kam yakın dost çevresidir. Müslümanlık ve Türklüğü Yükseltmeye Çalışanlardan: Bursalı Tâhir Bey (İstanbul 1335); Hakiki Bir Müslüman Mükemmel Bir İnsandır (İstanbul 1328); Zamani ve Fenni, Millî ve Dinî Tedrisata Dair (İstanbul 1329), Talim ve Terbiyede Muhassala (İstanbul 1339); Rıza Tevfik (İstanbul 1945) telif ettiği eserlerdir. Hikmet, Osmanlı Ressamları Cemiyeti, Sırât-ı Müstakîm, İslam, Ordu, Cerîde-i Sûfiyye, Sebîlürreşâd dergilerinde makaleler kaleme almıştır. Sık sık “Lâ yemût (ölmez) olan Allah’tır.” diyen Vahyî, soyadı kanunun ile “Ölmez” soyadını almış, 1 Aralık 1957’de öldükten sonra Feriköy mezarlığına defnedilmiştir.

    Hem Melami hem de Meşrutiyet yanlısı olan Muallim Vahyî’nin bazı çarpıcı dize ve düşünceleri şöyledir: “Birlikçiyim: Alkış, ıslık bana bir gelir / Yüreğim yalnız yoksul önünde ezilir.” “Ettiğimiz ibadet bizi ahlakça yükseltmezse yazık kendimizi yorduğumuza! Yalancılık, iki yüzlülük, mürailik, münafıklık ederek kendimizi daha aşağılattığımıza! Bunun içindir ki Allah’ı, Allah’ın o mukaddes, o hep kemal ve hayır olan ahlakını, sıfatını, ef’âlini, asarını düşünmek adını söylemekten, onu düşünmeksizin olan ibadetten çok hayırlıdır.” “Kara taassupla, kızıl hürriyetçilikle, hoppa veya züppe veyahut lüzumundan fazla ağır aksak herhangi bir zihniyetle hiçbir ilgim yoktur.”5

    Asr Suresi Tefsiri

    -I-

    “Ve’l-asr. İnne’l-insâne lefî husr.
    İllellezîne âmenû ve amilu’s-sâlihati ve tevâsav bi’l-hakkı ve tevâsav bi’-sabr.”

    Meal: “İkindi hakkı için. Gerçekten de insan daima hüsran ve ziyandadır. Ancak Allah’a iman edenler ve salih amel işleyenler, birbirlerine hep hakkı ve sabrı tavsiye edenler bu hüsran ve ziyana maruz kalmazlar.”

    Tefsir: Âdemoğlunun her hayat sahibi canlı gibi an be an –velev ki insan zamanla mukayyet bir büyüme ve tabiatını tamamlama namzedi olsa da- hüsran ve zevale, ziyan ve hayale doğru koşup gittiğini haber veren Asr suresinin hemen başında Allah’ın bir zaman unsuruna (ikindi) yemin etmesi, zamanın bu yeminle şeref kazanması ne kadar da anlamlıdır! Nitekim hüsran ve ziyanımızın, zeval ve helakimizin gerçekleşmesi bizim ancak “zaman” diye adlandırdığımız bir sınırlı durum ve/veya nispet ile değil midir? İşte zamanın bu durumunun bize bakan yüzü bizce ne kadar önemli ve muteber ise, Hakk’a bakan yüzünün de o derece hürmete layık ve saygıdeğer olduğu ikindi vaktine yemin edilmesiyle ayette beyan buyurulmuştur. Nitekim “Dehre sövmeyiniz. Muhakkak ki Allah Dehr’dir.” hadis-i şerifi de bize dehrin (ilahî zaman) Allah’ın mutlak bir fiili olduğunu, buna göre ikindi (asr) ve duha vaktinin, sabah ve akşam zamanının rabbani mukayyet bir fiil olduğunu açıkça göstermektedir. Gerçekten de insan başını iki avucu içine alıp da kendini bir düşünse, doğal varlığının varacağı en son merhalenin ne olduğunu anlamak istese, derhal bunun hüsran ve zeval, ölüm ve hayal olduğuna hükmedecektir. Bir filozofun dediği gibi, günleri geçirdiğimiz değil, kendimizin geçip gittiğini, ziyan ve iflas uçurumuna düşmekte olduğumuzu açık olduğu kadar acı bir biçimde de hissederiz. İşte hayatımızdaki sık sık tekrarlanan bu duygudan, en amansız ve kapkaranlık yarın endişesinden kurtulmak şüphe yok ki en büyük adamlık ve bahtiyarlıktır. Pek cömert ve pek merhametli olan Allah Teâlâ, insanı dehşete düşüren akıbetini, hüsrana sürükleyen iflasını, en iç yakıcı ve ayrılıklara sevk edici hakikat sayfasını bildirdiği ve gösterdiği sırada, bir taraftan da bu durumdan kurtulma sebeplerini ve vesilelerini izah etmekte ve öğretmektedir. Şüphe yoktur ki, zamanı kınamak ve günlere sövüp saymak derecelerinde kalp katılığına ve kasvetine giriftar olanlar bu müjdeden nasip alamazlar. Aksine Asr suresindeki ilahî uyarıda söz konusu edilen azap yurdundaki kaybetmişlik kuyusunda “Keşke toprak olsaydım.” diyebilme istidat ve melekesini artırırlar. “Allah’ım! Bizleri böyle diyenlerden eyleme!” İnsanlar tılsım ve iksir, efsun ve teshir hülyalarından hiçbir zaman uzak kalmamışlardır. Her bir insan mutluluğu talep eder. Fakat bu talebi çoğunlukla bir şarta bağlıdır. Hem öyle ki insan ufacık bir ceht ve gayretinde bile hemen mutluluğu elde etmek ister. İnsan gerek bir ilaç alsın gerek bir tedbir ve harekette bulunsun, saadetin hemencecik ele girmesini arzular. İşte Hazret-i Kur’an bize bizliğimizin hüsran ve zevalden, çöküş ve yok oluştan korunmasını temin edecek sebep ve vesileleri göstermektedir ki o da imandır. Bu imanı, bu vicdanın teslimiyetini, bu kesin düşünceyi harekete, iradeye, mücahedeye ve hâle intikal ettirecek şey salih amellerde devamlılık ve her hâlükârda birbirimize daima hakkı ve sabrı tavsiye etmekten ibarettir. Denilebilir ki Asr suresi üslubu itibariyle ne kadar etkileyici ise, hayat ve faaliyete tatbiki itibariyle de o kadar kapsayıcıdır. İman, âlemlerin ve eşyanın yaratıcısının varlığına ve birliğine, bu varlık ve birliğin zatı gereği olarak sıfatlarına ve sıfatlarının tecelliyatına gönlün muttali olmasıdır. Şüphesiz iman, beşerin acziyetine, ferdin ve eşyanın yok olmasına karşı en büyük teselli çaresidir ve bir kulluk zevki ve tecrübesidir. Bu kulluk zevkini hakkıyla idrak eden büyük insanlar değil midir ki insanlığın fazilet ve kemal tarihini meydana getirmişlerdir. Onlar insanın acizlikten ve ümitsizlikten tamamıyla kurtulmasını, büyüklüklerini temsil eden kahraman davranışlarıyla ispat etmişlerdir. Uzun sözlere ne hacet! Bugünkü beşeriyetin bile en samimi gönülle ve en derin bir kalple sevip takdis eylediği, hatta uğurlarında mal ve canını feda etmeyi pek büyük bir nimet telakki ettiği âdemoğullarının büyük şahsiyetleri, hep bu kulluk zevkini idrak ve onu çevrelerine hatta bütün cihana tattırmaya çalışan ve bunu önemseyen peygamberler değil midir? İmandaki kudret ve azameti, şevket ve kuvveti en açık ve kesin bir biçimde görmek istersek, mana ve mealini izaha yeltenmekle övündüğümüz Asr suresinin, ilahî beyanların mukaddes tebliğcisi Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) pak alnına ve büyük himmetlerine nazar etsek kâfidir. Thomas Carlyle (1795-1881) vb. yabancı yazarlar bile Hz. Muhammed’in (s.a.v.) pak alnına nazar ederek onun insanlığın en yüce yüzü olduğunu itiraf etmişler ve bunu itirafla övünmüşlerdir.

    İman insanın yegâne erdemidir. İnsanların hayat ve hatta yaşam ötesi için besledikleri emel ve inançlar, telkin ettikleri fikirler ve muhakemeler en nihayetinde bir imana dayanır. Günümüzde bir program dâhilinde hareket edenler, bir emel peşinde düşüp kalkanlar, hasılı bilerek ve bir gayeye doğru hayat sürenler –velev ki bizim kabul ettiğimiz kutsal manada olmasa da- şüphe yoktur ki her şeyden evvel bir imana ve kesin inançlılığa, en genel anlamı kastedilmek üzere, hayat ve hareket hakkında istikrarlı temel bir düşünceye sahiptirler. Aksi takdirde esaslı bir fikirden, iman ve itikattan mahrum olanlarda, en düşük derecede de olsun bir irade bulunmaz. Yaratıcı ve yaratılmışlar, Hak ve kâinat, ruh ve hayat hakkında gömlek değiştirir gibi düşünce ve perspektif değiştirenler öbür dünyaya daha varmadan bu dünyada hüsran ve tükenmişlik ile yüz yüze gelirler.  Hakikatte bizim kastımız ve sadedimiz İslam imanıdır. Onun üstünlük ve kutsallığını mümkün mertebe izaha çalışmaktır. Fakat iman en genel anlamda kesin inanç ve gerçek bilgi şeklinde idrak edilmezse, imanın üstünlük ve kutsiyeti, değer ve takdiri o derece vuzuha kavuşamaz. Allah’a, meleklerine, kitaplarına, elçilerine, ahiret gününe, kadere iman insana o derece bir kalp kudreti bahşeder ki, dünya ve içindekiler o kudretin yanında hiç mesabesinde olur. Böyle bir vicdana ne süfli bir hedefin ne de geçici bir hırsın girmesi mümkün değildir. Zillet ve miskinlik, alçaklık ve adilik ebediyen böyle bir vicdana yabancı kalır. İslam imanının ne derece faal kılıcı ve feyiz verici bir azim ve irade içerdiğini görüp anlamak istersek, maalesef yine İslam’ın ilk asırlarına ve asr-ı saâdetteki faziletli hayatı günümüzde de yaşatabilen İslam’ın aramızdaki pek nadir gerçek mümessillerine bakmak yeterli olur.

    Ahiret gününe iman bir gönül aydınlığıdır. Son nefeste bile vazifeye düşkünlük hissettirir. Çalışma ve gayreti, azim ve iradeyi katiyen sınırlamaz. İslam için gayret eden kimse, dünyanın bütün alkış ve takdirlerine müstağni bir tavırla yaklaşır. İslam için gayret eden kimse dünyanın en meçhul ve unutulmuş, en metruk ve ihmal edilmiş bir yerinde bile vazifesi uğrunda hayatı terk etmeyi nimet ve saadet bilir. İslam’da cihadın anlamını sınırlayanlar ve indirgeyenler gerçekte pek büyük bir kusur işlerler. Hz. Peygamber’in “Bizler küçük cihattan büyük cihada döndük.” hadisini hiç duymadılar mı acaba? Cihattan kastın, bireysel ve toplumsal maksadının adalet ve kemal, başarı ve iyilik olduğunu hiç hatırlarına getirmezler mi?

    Kadere iman öyle bir vicdan ziyasıdır ki aydın nurunu saldığı gönüllerde Hak korkusundan gayrı bir korkuya yer ve mecal bırakmaz. Yeter ki daima iyilik ve kemal, Hak rızası yolunda sürekli yürünsün; ne zaman nerede bulunulursa bulunulsun, iç dünyada ve dış dünyada, şahsi ve içtimai bir üstünlük ve mutluluk için devamlı bir çaba ve gayret sarf edilsin. Bu esnada başa gelecek her hayır ve şer bütünüyle Allah tarafına havale edilir, birer muhabbet vesilesi telakki edilir. Yeter. Evet yalnız yeter ki boş durulmasın, gökten bir şey beklenmesin, iyilik ve hikmetten başka bir gaye takip edilmesin.

    İslam ki insanı yeryüzünde halife telakki eder. Bu hilafetin elbette en faal ve feyz verici, en azimli ve başarılı bir biçimde icraatını emreder ve böyle bir insani hilafeti güzel görür. İslam’daki kader ve tevekkül ne birtakım cahil müfterinin ve kötü niyetlinin ne de birtakım cahil ve tembel zelil ve hakirlerin anlamak istedikleri gibidir. Kader istidat ve zamana göre öyle birtakım tecelliyattır ki insanlarca bilinmesi ancak gerçekleştikten ve kazanıldıktan sonradır. Bununla birlikte kaderin başa gelmesini beklemek yerine Hakk’ın lütfuna layık olmak için çok çalışmak kaçınılmazdır. Nitekim İslam’ın başlangıcında kader hiçbir zaman beklenmedi. Zemahşerî’nin (ö. 538/1144) “Kader gökte yazılır yerde kazanılır.” sözü pek yabana atılacak sözlerden değildir. “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm, 39) ayeti de çalışmayı dünya ve ahiret için teşmil eder ve bu suretle de teyit eder. Tevekkülün de en iptidai manası vekilliği ve mesuliyeti kabul etmek olduğuna göre, kadere iman eden ve tevekkülden hakkıyla nasibdar olan kişi için geriye kalan iş ancak devamlı çalışıp çabalamak, sebat etmek, gaza ve cihattır. Çünkü Rabb’in kullarından razı olması buradadır. İslam’da imanın derecesi, azmetmek ve icraatta bulunmak ile ölçülür. Bir hadis-i şerifte Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk’ın imanı terazinin bir kefesine bütün Müslümanların imanı öbür kefesine konsa, Hz. Ebû Bekir’in imanının daha ağır basacağı buyurulmuştur. Nitekim Hz. Peygamber’in ahiret yurduna irtihalinde Hz. Ebû Bekir’in göstermiş olduğu azim ve icraat bunun en büyük şahididir. Koca Ebu Bekr-i Sıddîk öyle bir kudret ve irade, öyle bir büyük iman göstermişlerdir ki dün gibi bugün de onun önünde küçüklük hissetmemek mümkün değildir.

    İşte iman ve imanın gereklerinden olan kader ve tevekkül inancı ezelî bir aşk ve irade, yılmaz bir çaba ve gayret, ölmez bir vazife hissi ve kulluk şuurudur. Bunun içindir ki İslam’ın gayesi ve mefkuresi son nefeste bile imandır. Ancak başı da imandır. Hasılı iman, beşerin faaliyet ve hareketinin hedefi olan kemal ve mahza hayrın ezelî ve ebedî nurudur.

    7 Nisan 1330 / 20 Nisan 1914
    Çengelköy
    Muallim Vahyî

    -II-

    Asr suresinin tercüme ve tefsirine devam:

    Asr suresinde sağlam, hararetli ve faal, şüphe ve teraneyi katiyen kabul etmez bir iman ile bütün varlığımızı feda eden bir düşünce kudreti ve kalp aydınlığı gücünden sonra hedef ve maksat olarak salih amel gösterilmektedir. Zaten Kur’ân-ı Kerîm’de hemen hemen hiçbir sure ve ayet yoktur ki iman ile birlikte bir hayat faaliyeti, bir iyilik hayatı gösterme lüzumu zikredilmemiş olsun. İşte Asr suresinde de imanı takip eden salih amelin zikredilmesi de bu kabildendir. Fakat niçin itiraf etmeyelim ki din ilmindeki bilgisizliğimiz bizi pek helake sürükleyici ve amansız bir hüsran çukuruna düşürmüştür. Bugün içimizden sadece bir namazı terk eden değil hatta bütün bir taat ve ibadeti yerine getirmek bile salih amelleri pek dar bir anlama indirger. Cehalet ve istibdat içinde geçen asırlar ve zamanlar kelimelerin en hakiki anlamlarını, en temel ve açık manalarını bile değiştirmiştir. Muhiti bir renk olanları cansızlaştırmıştır.

    İşte salih amel ki erkek ve kadın müminlerin hedefidir. Salih amel kavramı muhteva açısından oldukça bozulmaya yüz tutmuş tabirlerdendir. “Salih” kelimesinin kökeni “salah” kelimesine dayanır. Salah sözlükte “iyilik” demektir. Zaten İslam’da Allah’a imandan sonra en önemli esas insanlara iyilikte bulunmak değil midir? İslam’da fert, toplum için yaşar. Ancak bu yaşayışında muvaffak ve ömürlü olabilmesi için evvela ferdin iyiliği lazımdır. Ferdin iyi olabilmesi için bir iyiliğe alet olması gerekir. Ferdin iyiliği mükemmelen temin cihetine yönelmesi öncelikli ve zorunludur.

    “Elbette nefsini temizleyip parlatan kurtulmuştur.” (Şems, 9) ayeti söz konusu manayı destekler. Ferdin nefsini tezkiye etmesi ancak toplumun iyiliği içindir. Bir toplumun iyiliği ve mutluluğu da elbette toplumu meydana getiren fertlerinin nefislerini tezkiye etmeleri ve selamete kavuşmalarının neticesi değil midir? “Din iyiliği talep etmektir.” buyuran Hz. Peygamber de bize salih amellerin en umumi ve doğru bir biçimde halka yönelik yapılacak iyiliklerden ibaret olduğunu pek güzel gösterir. Şu kadar var ki, salih amellerin dayanağı ve aslının her durumda iman olması lazım gelir. Yoksa imandan nasibi olmayanların “iyilik” denilebilecek fiil ve hareketleri, davranış ve başarıları hiçbir zaman salih amel sayfasında yer tutmaz. Çünkü böyle bir davranışı ortaya çıkaran sebep Hakk’a iman ve itaat değil, aksine şahsi menfaat ve nefsani bir pay elde etmektir. Bunun için “salih amel” Allah’a imandan feyz ve güç alarak meydana gelen iyilik ve güzellik demektir. Bu bakış açısı ilk anda garip görünürse de, insanlık dünyasına püsküllü bela kesilen, kendilerine bütün insanların üstünde bir imtiyaz veren meşhur zalimlerin yegâne saiki hep imansızlık olduğu meydandadır. Allah’ın sonsuz kudretini his ve idrak etmeyen, ahirette din ve ceza gününün geleceğine inanmayan ve böylelikle hüsranda kalan insanların dünyaya galebe çalmasıyla dünyada zulüm, münafıklık, bencillik ve çekişme hayata hâkimiyetini uzatır durur. Bir imansızın insanlık adına yaptığı bir iyilik ve hizmet başarısı gerçekte öyle bir bencillik tohumudur ki pek az bir zamanda kocaman bir ağaç hâline geliverir. Bu ağacın zehirli gölgesine atılan çocuklar tamamıyla bir enaniyet ve bencillik hastalığına tutulurlar. Denilebilir ki istibdat ve cebir, zulüm ve kibir için maya ve memba ancak imansızlıktır. Allah’ı, ahiret gününü hatır ve hayalinden silen alçak ve düşük kimseler değil midir ki hatır ve hayale gelmez zulüm ve hıyanetler, baskı ve rezaletler hep bu türden kimselerden çıkar. Muhtemeldir ki bize “din ve iman” adına işlenmiş pek çok facia ve kötülüğü gösterenler olur. Lakin buna karşılık biz de İslam’ın bu gibi fenalıklardan münezzeh ve yüce olduğunu asr-ı saâdette yaşamış, ondan sonra zamanımıza kadar kitap sayfalarında ve satırlarında kalmış adil hükümlerini gösteririz. Allah’a hamdolsun ki, günümüzde de bu hükümleri iyilik dairesinde yaşatanlar bulunduğu gibi, İslam ahlakını hayatında temsil edenler de vardır. Ve biz böylelerinin en ufak en ehemmiyetsiz hareket ve icraatına bile gıptayla yaklaşırız. Oysa bizler Hz. Ömer’in faziletli hayatına işarette bulunuruz ve onun ikbal ve itaat derecesine yükselebilmeyi arzular, fazilet ve kemal rütbesine çıkabilmek için adalet teklifinde bulunuruz.

    İslam’daki imanın yüceliğini ve aşkı idrak ve zevk eden ve selim bir duygu derecesinde yanılmayan bir ilahî irfan ile her an ve zamanda hak ile batılı birbirinden tamamıyla tefrik eden öyle büyük ve azametli kişiler gelmiştir ki tasavvur etmek değil tasavvur hazinesine sığdırmak bile oldukça zordur. Ne yazık ki daha sonraları salih amel tamamıyla bireysel bir seviyede telakki edilmiştir. Ve âdeta manevi bir bencilliğe bile alamet olmuştur. Hatta çoğunlukla laf arasında “Salih kimselerden bir adamdır. Namazını kılar, orucunu tutar, tatlıya tuzluya karışmaz.” deriz ki, “salih amel” kavramını ne derecelere indirgemiş olduğumuzu gösterir bu cümle. Düşünmüyoruz ki namaz, oruç vb. bedenle yapılan ibadetler hep çevremizin iyiliği için bulunacağımız teşebbüsler, sarf edeceğimiz mesailer esnasında bize yardımcı ve destek olabilecek iman kudretini artırmak içindir. Bütün işini gücünü yalnız kendisine ve duaya harcayan bir fert, çevresinin sefaletini, yoksulluğunu, çevresine tatbik edilen zulüm ve istibdadı elinden geldiği kadar defetmeye davranış diliyle ve amelle çalışmayan bir fert nasıl salih ve müttaki bir kimse olabilir ki?

    İyilik geçişken ve toplumsal bir keyfiyettir. Bununla birlikte en düşük mertebesi bile lafla bile olsun iyilik göstermektir. Zaten Asr suresinde “salih amel”de bulunmanın peşinden “hakkı ve sabrı tavsiye etmek” haslet ve seciyesinin zikredilmesi de ortaya koyduğumuz fikirleri destelemek için yeterlidir. “İnsanların birbirlerine hakkı hakikati tavsiye etmesi” öyle bir erdemdir ki tek başına bu erdem bile milletleri selamet sahiline çıkarabilir. “Cihadın en faziletlisi zalim sultana karşı hakikati haykırmaktır.” Hadis-i nebevîsi de söz konusu yüce tavsiyenin ali mertebesini tebcil etmez mi? Bir kardeşine hakkı tavsiye etmek için en evvel insanın kendisinin hakkı tanıması, haktan ayrılmaması, kendi hakkına rıza ile beraber toplumun hakkına hürmet ve riayette kusur etmemesi lazım değil midir? Hakkı tavsiye etmek bütün İslam hükümlerinin ana eksenidir. Hakkı tavsiye etmek ne büyük bir vazife ne büyük bir mesuliyettir. Bu kutsal hizmetin doğuracağı zahmet ve meşakkat, zorluk ve musibet hadsiz ve nihayetsiz olduğu için hemen akabinde sabra yapışmak emredilmiştir. Zaten gaza ve cihada giderken Ashâb-ı kirâmın (r.a.) daima Asr suresini okumaları, surenin içerdiği hükümler ile amel etmek, ihtiva ettiği erdem ve seciyeleri takviye etmek ve güçlendirmek içindir. Yoksa kuru bir dua, zamanımızda yaptığımız gibi gaza korkusunun eseri değildir. Kur’an’da havas bilgisi arayanlar öncelikle Kur’an ahlakıyla ahlaklanmak yoluna bakmalıdırlar. Kur’an’dan medet ve şifa ancak bu suretle olur. Kur’an ve Kur’an ahlakı, insanın vicdanında ve tüm davranış ve ahvalinde yaşar ve tatbik yeri bulursa o zaman sonsuz feyzini verir. Her türlü hayat ancak çalışıp çabalama ve harekettedir.

    Sabır şimdi çoğumuzun telakki ettiği gibi miskinlik ve ataletin zorunlu neticesi olan yokluk karşısında hissiz ve lakayt kalmak değildir. Salih amellerde bulunmak, hakkı tavsiye etmek erdemlerinden sonra sabra yapışmak emri de sabrın bir iyi faaliyet içinde geçecek zamanlar esnasında zuhur edebilecek her engel ve zorluk önünde vakar ve sükûneti muhafaza etmek anlamında olduğunu pek açık göstermektedir. Her emrin yerine getirilmesi istenen bir hareket bir hayat ameliyesi ise, sabır da hiçbir zaman sakin sakin durmak anlamına gelmez. Sabır bizim i’lâ-yı kelimetullah, hakkın yerine getirilmesi, adaletin yaygınlaştırılması uğrunda sarf edeceğimiz emeklerin, fedakârlıkların ortaya çıkaracağı zahmetler karşısında boş vermişliğe kesinlikle düşmemek, Hakk’ın inayetiyle zafer ve başarıdan ümitli olmaktır. Sabır, kötü amellerimizin ve tembel miskinliğimizin bizi düşüreceği sefillik ve hakirlik derekesinde karşılaşacağımız her türlü zillet ve musibete katlanmak, ses çıkarmamak hiçbir zaman sabır olamaz. Buna dense dense “eşeğin boyunduruk altında inlemesi” denir.

    Sabır bir erdemdir ki ya bir ferdin iyiliğini veya toplumun salahını meydana getirmek için göstereceğimiz faaliyetin bütün zorluklarına karşı göğüs germektir. Hakk’ın yardım ve desteğinden –bütün celal ve kahır tecellilerine rağmen- hiçbir an ümidi kesmemektir. Bunun içindir ki “Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl, 46) ayet-i kerimesiyle sabredicilerin ilahî üstünlükle birlikte bulanacakları, en nihayetinde galebe ve zaferin kendilerinde kalacağı müjdelenmiştir. Sabır o kadar yüksek bir haslet ve değerli bir niteliktir ki her fert her millet bundan hissedar olduğu derecede ilerlemiştir. Günümüzde terakki etmiş ve kalkınmış bir medeniyete ulaştıran şey şüphe yok ki terbiyedir, terbiyede takip edilen yöntemdir. Hâlbuki bütün sanat ve meslekler içinde terbiyeden, mürebbilikten daha zoru yoktur. Bir meslek ve sanattaki terakki ve muvaffakiyette karşılaşılacak zorluk ve sıkıntılara karşı gösterilecek şey sabır ve sükûnettir. Sabra yapışmaksızın bir meslek ve sanatta hüner ve kemal sergilemek imkânsızdır. Binaenaleyh  tüm emirlerin güzel bir şekilde yerine getirilmesi en neticede sabra muhtaçtır.

    Günümüzdeki sabırsızlık ve sebatsızlığımızı düşünürsek gelecekte dinî ve millî ikbalimiz için ümitli olmak ne derece mümkündür? “Sabreden zafere ulaşır.” sözü sakinlik, tembellik ve rehavetin değil, ilerleme, faaliyet, icraat ve basiretin düsturudur. Muvaffakiyet Allah’tandır.

    14 Nisan 1330 / 27 Nisan 1914
    Çengelköy Muallim Vahyî

    * Doç. Dr., Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

    1. 1 Faruk Özdemir, “Kur’an’da Zamana Yapılan Yeminlerin Olguyla İlişkisi”, Sinop Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, cilt I, sayı 2, yıl Temmuz-Aralık 2017, s. 249.
    2. 2 İslam düşüncesinde zaman kavramının farklı ekollerce algılanış keyfiyetinin temel boyutları için bk. İlhan Kutluer, “Zaman”, DİA, XLIV, s. 111-114.
    3. 3 Muhammed Eroğlu, “Asr Suresi”, DİA, III, 502.
    4. 4 Muallim Vahyî tefsirini Cerîde-i Sûfiyye’nin birbirini takip eden iki sayısında iki yazı şeklinde kaleme almıştır. Bk. Muallim Vahyî, “Tefsîr-i Şerîf: Asr”, Cerîde-i Sûfiyye, İstanbul: Hasan Kâzım, 10 Nisan 1330, cilt III, sayı 93, s. 457-459; Muallim Vahyî, “Tefsîr-i Şerîf: Asr”, Cerîde-i Sûfiyye, İstanbul: Hasan Kâzım, 17 Nisan 1330, cilt III, sayı 94, s. 467-469.
    5. 5 Muallim Ahmed Vahyî Ölmez’in hayatı ve eserleri için bk. Medet Bala, Muallim Vahyî ve Eğitim Görüşü, yüksek lisans tezi, İstanbul 1999; İbrahim Öztürkçü, “Vefatının 50. Yılında Âlim Bir Muallim: Ahmet Vahyi Ölmez”, Türk Edebiyatı Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Aralık 2017, sayı 530, s. 22-27; İbrahim Öztürkçü, Mümin ve Muvahhid Bir Muallim: Ahmed Vahyi Ölmez, İstanbul: Pendik Belediyesi, Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı, 2017.