ZAMANIMIZIN RUHU NEDİR?

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Google 2001 yılında “Google Zeitgeist” başlıklı bir kategori oluşturmuştu. Araştırma motoru, milyonlarca kullanıcısının arama konularını sınıflayarak, küresel ölçekte aylık ve yıllık “Zeitgeist”lar belirlemekle kalmıyor, bunların yanı sıra “zaman”ın ülkeler düzeyindeki “ruhu”nu ve film, kitap benzeri alt başlıklarda şekillenen yansımalarını da ortaya koymaya çalışıyordu. Anılan kategorinin yaratıcıları, söz konusu “Zeitgeist”ın değişik zaman dilimlerindeki “entelektüel, ahlaki ve kültürel iklimi” yansıttığını savunuyorlardı. Google altı yıl süre ile sunduğu bu hizmetin adını 2007 senesinde “Google Trends” olarak değiştirmeyi uygun görmüştür.

    Ruh ve Değişen Eğilimler

    Bu, şüphesiz, “zamanın ruhu” ile “egemen eğilimler”de belirli zaman aralıklarında oluşan “değişimler”in farklı kavramsallaştırmalar olduğunu itiraf etme anlamına geliyordu. Gerçekleştirilen isim değişikliği, araştırma motoru yöneticilerinin, tasnif ettikleri eğilimlerin, Herder’in “Zeitgeist” ve Hegel’in “Geist der Zeiten” kavramsallaştırmalarının vurguladığı anlamda belirli bir “agency”ye sahip, şekillendirici bir “ruh” ya da Thomas Carlyle’ın dile getirdiğine benzer “işaretler” olmadığını kabul ettikleri şeklinde yorumlanabilir.

    Bu şekilde yaklaşıldığında zamana ait “ruh,” William Hazlitt’in “The Spirit of the Age”de değerlendirmeye çalıştığı “dönüşüm” ya da Richard Henry Horne’un “A New Spirit of the Age”de doğuşunu haber verdiği türde, “değişim dönemselleştirmesi” olarak kavramsallaştırılabilir.

    Söz konusu iki “Zeitgeist” kavramsallaştırması arasındaki farklılık oldukça büyüktür. Kavramın Hegelyen anlamda kullanımı Adam Smith’in piyasada arz-talep dengesini sağlayan “görünmeyen el”ine benzer, belirleyici bir güce atıfta bulunmaktadır. Buna karşılık Theo Jung’un ortaya koyduğu gibi  on altı ve on yedinci asırlarda da yaygın biçimde kullanılan “spirit of the age,” “spirit of the times,” “time-spirit,” “esprit du temps,” “esprit du siècle,” “zeitgeist,” “Geist der Zeit,” “Geist des Zeitalters” benzeri, deyimler dönemsel eğilim, tercih, algı ve zevklere atıfa bulunmaktadır. Diğer bir ifade ile Belle Époque (1871-1914)’ün Johannes Willms’in ifade ettiği şekilde “fluctuat, nec mergitur” kelam-ı kibarında mündemiç bir “Zeitgeist”a sahip olduğu ve bunun siyaset, edebiyat, sanat benzeri alanlarda kaçınılmaz yenilikleri şekillendirdirdiğini savunmak ile bu dönemde değişen yaklaşımların geliştiğini vurgulamak, bunları bir “Zeitgeist” olarak sınıflamak farklıdır.

    Burada önemli olan birinci Zeitgeist kavramsallaştırmasında “değişim” ile “ruh” arasında kurulan nedensellik ilişkisidir. Bir diğer örnek üzerinden değerlendirme yaparsak, Barbara Vinken gibi “Zeitgeist”ın görünür biçimi olduğu ileri sürülen “moda”nın zamanın özgün “ruh”u tarafından belirlendiğini iddia etmek ile “moda”nın değişik etkenlerle sürekli değişime uğradığını, bu nedenle de her dönemin ayrı modası olduğunu dile getirmek arasında önemli bir fark bulunmaktadır.

    Belirleyici bir “ruh”un değişimin motor gücü olduğunu savunmak ve buna belirleyicilik ve “karşı koyulamaz”lık atfetmek şüphesiz, metafizik sınırlarında dolaşan, indirgemeci bir yaklaşımdır. Buna karşılık tarihî kırılma noktaları oluşturan kapsamlı gelişmelerin domino etkisi yaratarak değişik alanlarda belirli bir ortak paydada buluşan yeni yaklaşımlara neden olduğunu vurgulamak anlamlıdır. Örneğin, dünya ve hayat algısını, bireyin “kutsal” ile ilişkisini değiştiren modernlik sadece temel siyaset yaklaşımlarını değiştirmekle kalmamış, edebiyattan plastik sanatlara uzanan alanlarda ortak paydalarda buluşan yeni yaklaşım, biçim ve türleri doğurmuştur. Kendi tarihimizden bir örnekle yaklaşacak olursak, Osmanlı modernleşme çabaları manzumesi olan Tanzimat da yalnızca bir siyaset değişikliği değil kendini “şiir” yerine “roman” ile ifade eden bir toplumun doğuşu ile klasik Osmanlı sanatının yerini yeni tür ve biçimlerin almasına neden olan, mimari, eğlence, kadın-erkek ilişkisini farklılaştıran dönüşümleri tetiklemiştir.

    Şüphesiz “gelenekçi” ve “modern” benzeri uzun süreleri kapsayan mega “Zeitgeist” kavramsallaştırmaları yapılabileceği gibi “18. asır” ya da “Belle Époque” türü daha sınırlı zaman dilimleri için geçerli “Zeitgeist”larından da bahsetmek mümkündür. Şekillenmesi, etkisi ve belirleyiciliği üzerine değişik yaklaşımlar ileri sürülebilecek “Zeitgeist” alanında altı çizilmesi gerekli hususlardan birisi onu yeniden üreten zaman aralığında yaşanan daralmaya karşılık değişimin ivmesinin hızlanmasıdır. Örneğin, literatürde “Orta Çağ Zeitgeist”ı kullanımı yaygındır. Günümüzde ise birkaç asıra yayılmak bir yana insan ömrünün tamamını kapsayan “Zeitgeist”lardan bahsedebilmek zordur. Benzer şekilde 1989 Doğu Avrupa İhtilalleri’nden günümüze kadar yaşanan değişimin kapsamı orta çağın değişik asırlarında gerçekleşen değişimlerin kapsamından fazla olabilmektedir.

    Post-modern Durum

    “Zamanımızın Ruhu Nedir” sorusuna yukarıdaki çerçevede yaklaşmak uygun olacaktır. Bu yapılırken de öncelikli olarak “zamanımız”ın tanımı yapılmalıdır. Örneğin, günümüzde, “zamanımız”ın post-modernizm üzerinden tanımlanarak bir “Post-Modern Zeitgeist”tan bahsedilmesi oldukça yaygındır.

    “Post-modern durum (La condition postmoderne)”un belirleyici unsurlarından birisinin de “Zeitgeist” ve “dönem”in mefkûdiyeti olduğu göz önüne alındığında, bunun, bileşenleri birbiriyle çelişen bir birleşik sözcük/kavram niteliği taşıdığı vurgusu yapılabilir.

    Buna karşılık, modernlik sonrasının köksüzlük üzerine inşa edilen rölativist gerçekliğinde “değerler boşluğu”nun egemen olduğu, bunun bireysel ve grup değerleri oluşturularak başarısız biçimde doldurulmaya çalışıldığı, herkesin özgün dar dünyasında yaşadığını belirtmek mümkündür. Post-modernist durumda, “Aydınlanma,” “tarihin ilerlemeci çizgisi,” “terakki,” “bilimin açıklayıcılığı,” “mutlak özgürlük” benzeri mega söylem ve anlatılar ile üniversalizme duyulan inanç fazlasıyla aşınmış, bunların yerini sayısız mikro söylem almış, Kartezyen, rasyonel düşünce ise farklı kültürel pozisyonlar ve “açık kültür pazarı” ile ikame edilmiştir.

    İnsanlar bu “durum”da kendi tercihleri çerçevesinde “değer sistemleri” oluşturmamakla yetinmemekte, onlara göre yaşamaktadırlar. Örneğin, Türkiye’de son zamanlarda büyük bir tehdit olarak algılanan “deizm,” ki bunun “Terapi Edici Ahlaki Deizm (Moralistic Therapeutic Deism)” şeklinde kavramsallaştırılması anlamlıdır, son tahlilde, post-modern durumun doğurduğu bir gelişmedir.

    Gelinen noktada “zamanımız” bireyi iddialı, bilimsellik sıfatı eklenen söylem ve ideolojilere, onların topluma yol göstereceğine ve “geleceğin daha iyi olacağı”na yönelik inancını kaybetmiştir. Örnek modern bireyin, adanmışlık, ilkeleri sahiplenme, büyük kuramlara bağlanma, bütüncüllük niteliklerine karşılık ortalama post-modern birey ilgisiz, teorilere kuşkuyla yaklaşan, pragmatik ve eklektik yanları ağır basan yaklaşımları benimsemektedir. Bunun dindarlıktan siyasete, hayat algısından sanata yönelik yansımaları olduğu, kapsamlı dönüşümleri beraberinde getirdiği ortadadır.

    Post-modernist durumda “olmaması” gereken “Zeitgeist,” hakkında bu tür genel tespitler yapmak mümkündür. Buna karşılık, böylesi kapsayıcı, ucu açık, ne zaman sonlanacağı ve yerine neyin geçeceği belirsiz, bunların da ötesinde kendisini “dönem”e sıkıştırmayan bir durumun “ruh”undan bahsetmekteki zorluk ortadadır.

    Dolayısıyla modernlik sonrası gerçekliğin etkisinde kalmakla birlikte, önemli bir tarihî kırılma noktası akabinde yaşamaya başladığımız dönemin “Zeitgeist”ı üzerinde durmak bize ilginç ipuçları sunabilir. Tekrar etmek gerekirse, modernlik sonrası gerçekliğin, tarihî kırılmalardan etkilenmeyen, post-modern durum sürdükçe değişmeyecek eğilimler şekillendirdiğini ve bunlara karşı durulamayacağını savunmak fazlasıyla özcü (essentialist) bir yaklaşımdır. Dolayısıyla 1989 sonrası ila günümüz arasını kapsayan dönemin “ruh”unu ele almak bize ipuçları sunabilir. Bu yapılırken de “siyaset”e odaklanmak, değişen eğilimleri onun üzerinden değerlendirmeye çalışmak yararlı olabilir.

    Zamanımızın Ruhu ve Siyaset

    1989 Doğu Avrupa ihtilalleri sonrası yaygın beklenti, Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezi çerçevesinde şekillenecek tek kutuplu yeni dünyada liberal demokrasi ve market ekonomisinin egemen olacağı, siyasal çatışmaların mega kuram ve ideolojiler ile birlikte geçmişte kalacağı, diyaloğu temel araç olarak kullanan “büyük çadır” siyasetinin toplumun genel onayını alacak uzlaşmayı sağlayacağı, çok kültürlülüğün kökleşeceği, ulusal sınırları aşan yapılaşmaların güç kazanacağı şeklindeydi. Bunun ise Soğuk Savaş öncesi “Zeitgeist”ının yerini alacak yeni bir “ruh” aracılığıyla değişik alanlarda kapsamlı dönüşümler yaratacağı varsayılıyordu.

    Mega söylem ve terakkinin durdurulamayacağı, tarihin “kendisi sonrası” gerçekliğinde de lineer bir çizgide ilerleyeceği varsayımlarına dayalı bu beklentinin post-modern durum ile çeliştiği açıktı. Nitekim, Soğuk Savaş sonrası dünyanın eğilimleri böyle bir dönüşüm yerine Chantal Mouffe ve Jacques Ranciére benzeri düşünürlerin de vurguladığı gibi siyasetin “siyasal olan”ı baskı altına aldığı ve yok etmeye çalıştığı bir dünya yaratmıştır. Bu, şüphesiz, tarihselci mega ideolojiler ile “sürekli biçimde ileriye giden insanlığın kazanımları” benzeri söylemlere inancın kaybolduğu post-modern durum ile de uyumlu bir gelişme olmuştur.

    Siyasetin “siyasal olan”ı ezdiği “zamanımız”da hedefler çerçevesinde siyaset yapma yerine “adaletsiz olduğu düşünülen” gelişmelere karşı kendiliğinden gelişen, olay bazlı “protestoculuk” ön plana çıkmıştır. Yaşanan iletişim devriminin de katkısıyla günümüzde “siyasal aktivizm,” “parti programı hayata geçirmek”ten ziyade olay bazında şekillenen “tepki gösterme”ye odaklanmıştır. Bunun modernliğin öngördüğü “siyaset”ten oldukça farklı olduğu ortadadır. Mega ideolojilerin hızla irtifa kaybettiği zamanımız siyasetinin bir diğer sorguladığı alan da temsilî demokrasidir. Dikey katılımın önemini hızla kaybetmeye başladığı zamanımızda güçlenen yatay katılım kanallarının devreye sokulamaması “temsil”in ötesine geçen bir “demokrasi” arayışı başlatmıştır.

    Demokrasinin hararetli savunucularının dahi onu “katılımcı,” “birliksel,” “müdahaleci” benzeri bir sıfatla desteklemek ihtiyacını hissettikleri günümüz ortamında demokrasinin, tüm sorunlarına karşılık mevcut rejim seçeneklerinin en iyisi olduğuna duyulan inanç da derin sarsıntıya uğramıştır.

    Bu açıdan bakıldığında günümüzde yeni nativizm, popülizm ile otoriterliğin yükselmesi ve siyasetin başkanlaşması (presidentialization of politics) şaşırtıcı değildir. Ancak bunun bütünüyle post-modern durum ya da Soğuk Savaş sonrası dönem “ruh”u ile açıklanması yanıltıcı olabilir. Yeni ve farklı bir siyasetin şekillenmesi için tekemmül aşamasına ulaşmaya çalışan modernlik sonrası durumu ikame edecek mega bir dönüşümü bekleme mecburiyeti olacağını varsaymanın ise tarihselci bir şablona teslimiyet anlamına geleceği ortadadır. Soğuk Savaş’ın sonlanması akabinde yaşanılan değişimin kapsam ve ivmesi göz önüne alındığında nativist, popülist, otoriter siyasetin egemenliğinin kalıcı olmayacağı da post-modern bir kuşkuculuğu sergilemeksizin savunulabilir.

    1989 sonrası “Zeitgeistı”nın güncel siyasete etkisi için yapılabilecek bu yorum şüphesiz diğer alanlar için de geçerlidir.

    *Prof. Dr., Princeton Üniversitesi