DÜNYA MAKİNELERİ: BUHAR MAKİNESİ, DEMİRYOLU VE BİLGİSAYAR

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Kitabım Demiryolu Yolculuğu [The Railway Journey] 1979 yılında ilk kez yayınlandığında bilgisayar henüz yaygın olarak bilinmiyor ve internet hayal bile edilmiyordu. Gelecek otuz yılda, ölçek ve etki açısından 19. yüzyılın Endüstri Devrimi ile karşılaştırılacak olan Dijital Devrim meydana gelmişti. Sanayi Devrimi’ni hızlandıran demiryolları ile bilgisayar, aynı makine evrimi yörüngesinin farklı noktalarında yer alıyor olabilir mi?

    1970’lerin başlarında, doktoramı “Brecht Sonrası Doğu Almanya Draması” teziyle tamamladıktan sonra, edebiyat çalışmalarına devam etmek yerine demiryolları konusuna geçtiğimde, Frankfurt Okulu’nun son dönemi ve erken postyapısalcılığa mensup arkadaşlarım çalıştığım konuya herhangi bir ilgi göstermedi. Çuf-çuf trenlere karşı gizlenemez ilgimi gören arkadaşlar, tren mühendisi kepi ve istasyon hareket memuru düdüğü gibi hediyeler getirerek bu ilgimle alay ettiler. Onların teknik ve materyal şeylerle ilgileri Adorno ve Horkheimer’in kültür endüstrisi kavramı ve Benjamin’in Teknik Olarak Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Yapıtı gibi metinlerle sınırlıydı.

    Weimar Dönemi’nden kalan ve yeniden keşfedilen, Norbert Elias’ın Uygarlık Süreci bir nebze olsun rahatlama sağlıyordu tabii. Çatal ve mendil gibi somut nesneleri tarihin özneleri olarak anlamak, Adornocu ve Habermasçı metinlerin ince havasına karşı bir panzehir olarak kabul edildi. Fakat bu, konunun ne kadar uzağa gittiğiyle alakalıydı. Tezime başlamadan önce 1970 senesi yazında Amerika’yı ziyaret edene kadar ben de bu dünya görüşünü paylaşıyordum. Yolculuğu, 1967-1969 arasındaki Berlin yıllarının heyecanını izleyen bıkkınlıktan bir kaçış olarak düşünmüştüm. Karl Marx’ın romantik acemisi Richard Nixon’un başkanlığa seçilmesi, Louis Napolyon’un On Sekizinci Brumaire’inin modern bir tekrarı gibiydi. Daha yakın tarih açısından, Amerika’nın Vietnam Savaşı, getto ayaklanmaları, Chicago’daki Demokrat Parti kongresi ve Nixon’un seçilmesi Weimar Cumhuriyeti’nin, daha geniş ölçekte, son dönemindeki sancılara benzer bir tekrarı izlenimini veriyordu. Yaşım Weimar Cumhuriyeti’ni görmeye yetmese de, Amerikan Cumhuriyeti’nin çöküşünü en ön sıralardan izlemeyi umuyordum.

    Beklentim ne 1970 yazında ne de sonrasında gerçekleşti.

    Amerikan tecrübesinden büyülenen her eğitimli Avrupalı, küçük bire Tocqueville’e dönüşmeye girişir. Benimkisi de buna istisna değildi. Amerika’nın istisnailiğinin [Sonderweg], Amerika’nın teknoloji tarzıyla ilgili olduğu çabuk  fark edildi. Leo Marx’ın The Machine in the Garden isimli klasik eseri ile Sigfried Giedion’un Mechanization Takes Command’ı bu konuda yardımcı oldular. Bu açıdan önemli bir nokta, Amerika’da teknolojinin standart tarihi açısından, kendine özgü Amerikan baltasının keşfi oldu. Bu baltanın Avrupalı kuzeniyle arasındaki 200 yıllık evrim, Marx’ın en sevdiğim kavramlarından birine tamamıyla ışık tutuyordu: İnsanla doğa arasındaki metabolik değiş-tokuş; ya da daha doğru bir ifadeyle söylersek, bu metabolizmanın Avrupa ve Amerika’daki farklı işleyişleri.

    Baltadan demiryoluna yalnızca bir adım vardı. Aklımdaki ana fikir Amerika’yı, Avrupa ve Amerika demiryolu teknolojilerini, tasarımlarını ve psikolojisini karşılaştırarak anlamaktı.

    Yazarken perspektif genişledi. Avrupa-Amerika karşılaştırması kitabın yalnızca bir bölümünü oluşturacak şekilde dönüştü. Sonuç olarak Demiryolu Yolculuğu, 19. yüzyılda zaman, mekân ve zihnin endüstriyelleştirilmesi yolculuğuna dönüştü.

    Demiryolu Yolculuğu’na buhar makinesinin teknik evriminin tarihsel bir taslağıyla başlayarak daha önceden kuralları konulmuş bir örüntüyü takip ettim.

    Her 19. yüzyıl tarihi, 19. yüzyılı erken sanayileşme destanının ana karakteri, bir tür teknolojik Napolyon olarak sunar. Ben de bu âdete uyarak, buharla işleyen pistonun aşağı-yukarı -salınımlı- hareketinin çalıştırma dişlisinin dairesel hareketine çevrilmesinin nasıl bir belirleyici adım olduğunu tekrar tasdik ettim. Kabul edilen hikmete göre, bu dönüş olmasaydı lokomotif, demiryolu, Endüstri Devrimi olamazdı.

    • • •

    Bu buluşu önceleyen daha önemli bir noktayı kaçırdığımı fark etmek benim ve Dijital Devrimin kırk yılını aldı. Bu buluş, elbette, silindire pistonun yerleştirilmesi ve buhar basıncının tatbik edilmesiydi. Ortaya çıkan aşağı-yukarı (veya ileri-geri ya da salınan) hareket insanlığın yapay olarak ürettiği ilk mekanik hareketti. Buhar makinesi ile ateşli silahlar arasındaki benzerlik daha sonra yaptığım bir çıkarımdı. Silahın namlusu, mermi pistonunu öne doğru fırlatan bir silindir; buhar silindiri de, pistonlu bir silah olarak görülemez mi? Başka bir deyişle, ikisi de boşluktan güç üreten makineler değiller mi ve ikisi de bulundukları yüzyıllarda (sırasıyla on beşinci ve on dokuzuncu) devrim yapmadılar mı?

    • • •

    Piston-silindir-buhar üçlüsünün icadından önce, hareket dış bir kaynaktan (rüzgâr, su, hayvan) çıkarılmak ya da alınmak ve mevzubahis olan araca, alete veya makineye taşınmak zorundaydı. Bu taşınma birebir oranındaydı. Hiçbir su çarkı kendini harekete geçiren akıntıdan daha hızlı dönemez, hiçbir yelkenli rüzgârdan daha hızlı gidemez ve hiçbir fayton kendisini çeken atların hızını aşamazdı.

    Gücünü dış bir kaynaktan almak yerine bir şekilde kendi içinde üreten buharlı makine Kopernikçi devrimin mekanik eşdeğeri gibi görünmekteydi. Kimya açısından bakacak olursak, elbette buharlı makine gücü kendi üretmemiş önceki bütün hareket formları gibi yine doğadan almıştır. Fark şuradadır ki, buhar makinesi gücünü var olan güç formlarından kendine nakletmemiş, yanıcı maddeyle ortaya çıkan yeni bir güç formu üretmiştir.

    • • •

    Devrimci olmayı bir kenara bırakın, salınımlı hareket yeni bir şey bile değildi. Çekiç sallayan her demirci bu hareketi zaten yapmaktaydı. Buharla harekete geçen pistonun yaptığı devrim, doğada bulunmayan bir salınımlı piston yolu (strok) yapmasından ileri geliyordu. Bu piston yolu (strok) mekanik bir yapı taşıydı ya da daha doğrusu: Bir ikili devinimin mekanik eşdeğeriydi. Daha da doğrusu: pistonun yukarı-aşağı hareketi doğada bulunan hiçbir hareket formuna benzemiyordu, piston kendine has bir ikili-dijital mantık geliştirmişti. Buharlı makineyi, pistonun eylem biçimini otomatik olarak tersine ve aynı zamanda dönme hareketine çevirmeye kadir kılan araç krank miliydi. Mekanik ve kinetik yasalarına göre bir hareketi tersine döndürmek için, önce hareket durdurulmalı ve sonra tekrar başlatılmalıdır. Krank mili ikisini birden sürekli ve daha önce görülmemiş bir hızda yapabilmektedir. Mühendis olmayanlar için bu mucize gibi bir şeydir. Tıpkı dijital bilgisayarlardaki anahtar [switch] gibi.

    • • •

    Buhar makinesinin husule getirdiği hareketi, bir tür atom veya molekül hareketi olarak anlayabiliriz. Maddenin en küçük parçacıklarında olduğu gibi, hareket parçacıkları da yakıt ve su kaynağı tükenmediği müddetçe tükenmeyecek miktarlarda çoğaltılabilir/tekrarlanabilir. Buhar makinesinin icadı esnasında bu arzın, günümüzün bilgisayar işlemcileri için silikon kaynağı kadar sonsuz olduğu düşünülüyordu.

    Tuğlalar -duvar örülen gerçek tuğlalarda, Lucretius’un atomlarında ve günümüzün dijital bitlerinde olduğu gibi- tek işlevleri bir bütünün küçücük bir parçasını oluşturmak olan parçacıklardır. Eş biçimlilikleri ve sınırsız miktarda olmaları onların temel özellikleridir.

    Atomculuğun bütün ve parçalar arasındaki ilişkiye dair sorduğu soru bakidir. Bu soru şimdi dijitale olana da uygulanabilir -ya da uygulanmalı mıdır?-: Dünyayı oluşturan şeylerin heterojenliği, nasıl olur da özdeş parçacıklardan oluşan bir havuzdan evrilir?

    Bugün de eskiden olduğu gibi makine yapımı ile el yapımı arasındaki farkı güçlü bir şekilde idrak ediyorsak, bu insanlarda makine-yapımı olmayan şeylere karşı neredeyse içgüdüsel bir eğilim olduğunu gösterir. Akıllı makinelere duyulan hayranlık ile tiksinti sırayla birbirini izler. Kant’ın tarif ettiği, bülbülün şarkısından hoşlanan insanın bunun sadece mekanik bir taklit olduğunu keşfettiğindeki tiksinti hissi, reprodüksiyon marifetiyle orijinalden mahrum kaldığımızı hissettiğimizde tekrar ortaya çıkar.

    • • •

    Bu noktada, makine kelimesinin orijinal -sanayi öncesi- anlamının teknik tertibat değil, machination kelimesinde veya deus ex machina teriminde olduğu gibi kandırılma ya da aldatılma olduğunu hatırlamak önemlidir.

    On dokuzuncu yüzyıl sanayi kültürünün en yüksek noktasında, büyük makine kuramcısı Franz Reuleaux, makineyi “doğal güçlerin kozmik özgürlüğünü hiçbir dış gücün bozamayacağı düzen ve yasa”ya çeviren acımasız bir dönüştürücü olarak tanımlarken makinenin ikili doğasını kavramıştı.1 Bu, dönüp dolaşıp dünyayı bir makine (dünya makinesi) olarak gören erken modern dünya görüşüne geri dönmekti. Makine, sadece doğayı çoğaltmayı ve taklit etmeyi değil aynı zamanda onun verimliliğini arttırmayı vadediyordu.

    • • •

    Her yeni teknolojinin doğayı kendi kurallarına tabi kılma girişimi olduğunu, bunu elde etmek için gereken fiziksel aracın makine olduğunu ve sonuçta ortaya çıkan yeni gerçekliğin bir hile, bir tıpkısının aynısı veya doğanın takma bir ismi olduğunu kabul edersek bu durumun gerçekleştiği her anda dünyanın bir dünya makinesi hâline geldiği sonucunu çıkarmamız gerekir.

    Yeni teknolojinin maddi olması veya olmaması; yazılmış olması, basılmış olması, mekanik saat olması, silah, buhar makinesi veya bilgisayar olması fark etmez. Böyle bakıldığında, on dokuzuncu yüzyıldaki demiryolunun ve günümüz bilgisayarının ortak yönünün ne olduğunu görmek kolaylaşır. Her ikisi de dünyayı kendi suretinde yeniden yaratma ve üretme girişimleridir. Her ikisi de başarılı olmuştur. Ve hileleriyle (machination) başarılı olmuşlardır. Oluşturdukları dünya ister buhar gücüne dayanan sanayi üretimi ve taşımacılığının küresel ağı, isterse de bilginin dijitalleştirilmiş siber dünyası olsun, bu onların dünya makinesidir.

    Bırakalım raylarından çıksınlar, patlasınlar, çarpışsınlar veya sadece fişlerini çekelim, her iki dünya makinesinin de anında durma noktasına geldiğini görürüz.

    • • •

    1832 tarihli On the Economy of Machinery and Manufactures [Makin İşleyişi ve Üretimlerin Ekonomisi] adlı eserinde Charles Babbage, buhar motorunun silindirinde bulunan pistonun vuruşlarını hassas bir şekilde sayabilen bir makineden söz eder. Babbage ne hakkında konuştuğunu biliyordu. Ünlü bir matematikçi ve ilk hesaplama makinelerinin kurucusu olmadan önce bilgisayar olarak çalışmıştı. 1830’lu yıllarda bilgisayar henüz bir makine değildi. Bilgisayar o yıllarda astronomi, seyrüsefer ve sanayi mekanizması gibi alanlarda büyük miktarlardaki rakamları hesaplamak için gerekli matematiksel tabloları oluşturan kişiye deniyordu. Diğer bir deyişle, bilgisayar, elleri ile endüstriyel makineye hizmet etmek yerine beyniyle hesaplama görevini yerine getiren işçiydi. Her iki çalışma türünün ortak yanıysa, Babbage’ın daha sonra söylediği gibi, “dayanılmaz emek ve yorucu tekdüzelik” idi.2 Babbage, bu tür mekanik hesaplama işlerini yürütecek makineyi düşünen ilk kişi oldu. Onun sık sık dile getirdiği “Tanrı’ya bu hesaplamaların buharla yapılabilmesi için yalvarıyorum!” ve “Bizim yerimize hesap yapabilen bir buhar makinesi olsaydı işlerimiz çok rahat olurdu.” gibi sözleri, fabrikada veya demiryolunda kullanılmış olsun, buharın her şeye kadir olduğuna dair çağdaş inancın bir kanıtıdır.3 Babbage, hiç yorulmadan durmaksızın çalışabilen buhar motoru gibi sıkılmadan ve yorulmadan hesaplama yapabilen buharlı bir mekanik beyin hayal etti.

    Benzer bir şekilde, Byron’un kızı ve Babbage’nin bir sonraki makine projesindeki ortağı olan Ada Lovelace, Fransız mucit Jacquard tarafından inşa edilen mekanik tezgâh modelini takip ederek, analitik motoru delikli kartlarla programlamayı önerdi: “Analitik Motor, tıpkı Jacquard’ın dokuma tezgâhının çiçek ve yapraklar örmesi gibi cebirsel kalıplar örer”.4 Bilim felsefecisi ve her ikisinin de çağdaşı olan William Whewell, hesap makinesini demiryoluyla karşılaştırmış ve şöyle demiştir: “Her ikisi üzerinde de hareket ederiz… Bir duraktan girer diğer duraktan çıkarız.”.5 Bunu, Heinrich Heine’nin 1842’de dile getirdiği Kuzey Denizi’nin dalgalarını Paris’teki evinin kapısına getiren demiryolu imgesiyle ve montaj hattının bir ucundan giren demir ve kauçuk gibi hammaddelerin diğer ucundan tamamlanmış bir Model T olarak ortaya çıkışını dile getiren erken yirminci yüzyıl Ford fabrikaları tasvirleriyle karşılaştırın. Kısacası sanayide kullanılmış olsun, taşımacılıkta kullanılmış olsun veya hesaplamada kullanılmış olsun buharlı makineler, daha önce üretim ile ilişkilendirilen zahmet ve meşakkati mucizevi bir şekilde ortadan kaldırmıştır.

    • • •

    Babbage ve diğer kültürlü Sanayi Devrimi savunucuları o zamanlar entelektüel sanayiciler olarak adlandırılmışlardı çünkü materyal olsun veya olmasın, mekanikleşme prensiplerinin evrenselliğine inanmışlardı.

    Meta üretimini çoğaltmak ile mekanizasyon yoluyla zihnin kapasitesini arttırmak, elbette ki, sonuçları farklı olan iki farklı şeydir.

    Bunlardan ilkinin bir süredir ortalıkta dolaştığını ve tüketim çılgınlığına sebep olduğunu görüyoruz.  İkincisi daha yeni olsa da Babbage bu ihtimali fark etmişti.

    Babbage’ın “atom altı seviyelere kadar uzanan madde ve ruhun kutsal arşivini” oluşturma yeteneği bulunan “mekanik olarak güçlendirilmiş zekâ fantezisi” bu iki hattın birbirine karıştığı yeri işaret eder.6

    İlki, Pierre Laplace’ın A Philosophical Essay on Probabilities [Olasılıklar Üzerine Felsefi Bir Deneme] isimli eserinde bahsettiği ve daha çok Laplace’ın Şeytanı olarak bilinen, matematiğin gerçek dünyayı sayılarla yeniden üretme ütopyasıdır. “Bir an için evrenin tüm güçlerinin ve bunu oluşturan tüm varlıkların konumlarını anlayabilen bir canlı olduğunu ve bu canlının da bu verilerin hepsini inceleyebilecek kadar geniş olduğunu düşünelim. Bu canlı evrendeki en büyük varlıklardan en küçük atomlara kadar her şeyi dikkate alarak hesap yapabileceğinden hiçbir şey onun için belirsiz kalmaz; gelecek de, tıpkı geçmiş gibi, gözlerinin önünde olacaktır.”.7

    İkincisi, bunu başarmak için gerekli olan gerçek hesaplama gücünün üretilmesidir.

    Buradaki gerçek amaç sayılarla dünyanın kaydını tutmak değil, sayılardan müteşekkil ve istenildiğinde tekrardan oluşturulabilecek/hesap edilebilecek bir kopyasını yapmaktır. Önceki hiçbir makine bunu yapmaya kadir olamamıştı. Babbage’ın 1837 yılında yazdığı “On the Permanent Impressions of Our Words and Actions on the Globe We Inhabit” [Sözlerimizin ve Eylemlerimizin Yaşadığımız Evrendeki Sürekli Etkisi Üzerine] isimli metninde yer alan “bir varlık” (yani Tanrı) kelimesini, dünyanın dijital olarak yeniden üretilmesinin atom altı seviyelere ulaşmasını gerçekleştiren günümüz devasa-hesaplama araçları olan Google ve NSA ile değiştirmek yeterli olacaktır. “İyi ve kötüden etkilenen her bir atom, filozofların ve bilgelerin ona atfettiği hareketleri muhafaza ederek, değersiz ve adi olan her şeyle on binlerce farklı yoldan karışıp birleşir. Havanın kendisi, sayfalarına erkeklerin şimdiye kadar söylediklerinin veya kadınların fısıldadıklarının sonsuza kadar yazılı olarak kalacağı bir kütüphanedir. Orada, ölümlülüğün en eski ve en yeni iç çekişleriyle karışarak, değişken ama hatasız özellikleriyle sonsuza kadar kaydedilirler. Yerine getirilmemiş vaatler, tutulmamış sözler, her parçacığın birleşik hareketlerinde insanın değişken iradesine tanıklığı ebedileştirir.”.8

    Aşağı yukarı aynı zamanlarda, Komünist Manifesto’nun yazarı iki Alman göçmen burjuvazinin dünyayı kendi imgelerinde yeniden ürettiğini yazıyordu. Fakat kutsal metinlere yaklaşan ifadelerinin kaçırdığı bir şey vardı ki, o da bu imgenin bile makineye yenik düşmeye başlamasıydı. 

    1. 1 Franz Reuleaux, The Kinematics of Machinery, tr. ve ed. Alex B. W. Kennedy (London, 1876), s. 34.
    2. 2 The Works of Charles Babbage, ed. Martin Campbell-Kelly (New York, 1989), c. 2, s. 6.
    3. 3 “The Science of Number Reduced to Mechanism”, içinde The Works of Charles Babbage, ed. Martin Campbell-Kelly (New York, 1989), c. 2, s. 15.
    4. 4 Ada Lovelace, note G to L. F. Menabrea, Memoir on the Analytical Engine, ed. Lovelace (1843).
    5. 5 William Whewell, Of a Liberal Education in General, and with Particular Reference to the Leading Studies of the University of Cambridge (London, 1850), s. 41, alıntılandığı yer Simon Schaffer, “Babbage’s Intelligence: Calculating Engines and the Factory System”, Critical Inquiry, vol. 21 (1994), s. 225.
    6. 6 Tamara Ketabgian, “Prosthetic Divinity: Babbage’s Engine, Spiritual Intelligence, and the Senses”, Victorian Review, vol. 35, no. 2, s. 35.
    7. 7 Pierre-Simon Laplace, A Philosophical Essay on Probabilities, tr. Frederick Wilson Truscott and Frederick Lincoln Emory (New York, 1902), s. 4.
    8. 8 “The Ninth Bridgewater Treatise”, in The Works of Charles Babbage, ed. Martin Campbell-Kelly (New York, 1989), vol. 9, s. 36.