ZEİTGEİST KAVRAMINA FENOMENOLOJİK BİR YAKLAŞIM

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Zeitgeist kavramı felsefe, edebiyat, sanat ve bilimde olduğu kadar iktisat, sosyal ilişkiler ve siyasette de bütün bir çağın özüne veya ruhuna işaret etmek iddiası taşıması açısından oldukça cüretkâr bir kavramdır. Kültür tarihçileri böylesi Zeitgeist’ları iman çağı, bilim çağı, kapitalizm çağı ya da internet çağı gibi oldukça indirgeyici ve basit terimlerle özdeşleştirmişler, yahut Newton, Goethe, Darwin veya Einstein gibi öne çıkan kişilerin eserleri çevresinde anlamışlardır. Böylesi sersemletici bir kaynak bolluğuyla karşılaşan kültür tarihçileri, sıklıkla, kültürel önemi haiz figürleri genellikle özetlenmiş düşünsel makalelerle inceleme yolunu seçerler. Bunu da belirli bir dönemde belirli bir kişi, sanat akımı ya da akademik alan üzerinden yaparlar. Fakat böylesi bir yaklaşım kültürü atomize eder ve bütünlük sağlama problemini daha da derinleştirir. Buradaki en büyük zorluk, akademik disiplinleri (felsefe ve tarih), sanat türlerini (sanat ve edebiyat), bilim sahalarını (fizik ve biyoloji) ve teknolojik icatları (telefon, sinema) kat edip daha bütünlüklü bir yoruma katılabilecek anahtar konular bulmaktır. Daha önceki bir çalışmamda, Zaman ve Uzam Kültürü (1810-1918), zaman zaman modernizm çağı olarak da anılan son derece zengin bir dönemi bahsettiğim şekilde bir bütünleştirme çabasına girişmiştim.

    Bir kişi üzerine odaklanmanın faydası şudur ki biyografi doğal ve inandırıcı bir düzenleyici prensip olduğu için güçlü bir kronolojik sıra sunar. Biyografilerin zaten en çok satan tarih kitapları olduğunu da biliyoruz. Öte yandan biyografinin hususilik gibi bir mahzuru da vardır. Bir kişinin hayatı ve eserlerinden harika bir hikâye çıkartabilirsiniz fakat bununla birlikte biyografi bir arızlar zinciridir. “Arız” (ilinek) ile rastlantıyı kastetmiyorum. Bu arızlar kişinin geçmiş tecrübelerinden kaynaklanır, fakat bunlar öz ve arız şeklindeki titiz felsefi ayrıma göre arızidirler. Dolayısıyla, özden gelmedikleri veya evrensel olmadıkları için arızidirler ve böylelikle ikna edici bir genel kültür yorumunun içine dâhil edilmeye uygun değildirler. Karşılaştığım zorluklar şunlardı: (1) çağ için uygun bir konu veya konular bulmak, (2) kanıt için çok çeşitli kaynaklar seçmek, (3) bunları ikna edici bir ilke etrafında parçalara ayırmak, (4) modernist çağın ya da Zeitgeist’ın içerisine tutarlı bir şekilde yedirmek.

    (1) Konular

    Bütün düşünce ve deneyimler zaman ve mekânda gerçekleştiği için temel iki odak konum zaman ve mekândı. Bu genişlik bana tüm kültürel vesikaları kaynak olarak kullanmamın yanı sıra büyük siyasi, ekonomik ve sosyal gelişmeleri de işin içine dâhil etme imkânı sağladı. Çağa özgü yeni teknolojiler telefon (1876), otomobil (1885 civarı), sinema (1896) ve uçak (1902)- somut mekân ve zaman tecrübelerini dönüştürdü. Savaşın zamansallığı ve mekânsallığı telefon, telsiz, makineli tüfek, denizaltı ve uçakla birlikte dönüştü. Bu teknolojiler kıyıda köşede kalmış birkaç kişinin değil tarihte ilk kez uçakla uçabilen, suyun altında seyahat edebilen, geçmiş olayların hareketli resimlerini izleyen veya telefon aracılığıyla aynı anda iki yerde birden olabilmeyi tecrübe eden milyonlarca insanın zaman ve mekânını etkiledi. Bununla beraber zaman ve mekân kavramsallaştırmalarında da devrim yaşanıyordu: Fizikte Einstein’ın özel görelilik kuramı, Freud’un psikanalitik teorisi, Durkheim’ın zaman ve mekânın kökenine yönelik sosyolojik analizi, Proust’un kaybedilen ve kazanılan geçmiş zaman dramatizasyonu, Kübist resim ve heykel, Frank Lloyd Wright’ın binaları…

    2) Kaynaklar

    Çok çeşitli kaynakları bütünleştirme sürecinde kavramsal uzaklık ilkesini kullandım. Bir filozof ile mimarın bir mesele hakkında düşündükleri arasındaki kavramsal mesafe iki filozof arasındaki mesafeden daha büyüktür. Kaynaklar arasındaki kavramsal mesafenin artmasıyla birlikte Zeitgeist hakkında yapılabilecek herhangi bir genellemenin daha ikna edici olacağını farz ediyorum. Ve böylelikle pozitif negatif mekânın kurucu işlevinin keşfini tartışırken Batı kültürünün bütün alanlarından örnekleri yan yana koydum: Fizikteki alan teorisi, heykeli yapılmış boşluklar, Kübist aralıklar, Mallarmé’nin şiirindeki boşluk ve duraklamalar, Anton von Webern’in müziğindeki yaratıcı sessizlikler, Marcel Proust’un kayıp geçmişi, millî parkların inşası, geç on dokuzuncu yüzyılın icatları olan elektriklendirme, havalandırma ve güçlendirilmiş betonarme sayesinde daha önceki dönemlerde gaz lambasıyla aydınlatma, pencereyle havalandırma ve duvarla sabitlik sağlama gibi mimarları katı sınırlardan kurtaran yeni mimari alanlar.

    Fakat, iki kaynak arasındaki kavramsal mesafe de çok uzak olmamalı ya da kaynaklar zorlamayla yan yana getirilmemelidir. Bunu göz önünde bulundurarak, birbirinden farklı kaynakları bir araya getirmede üç farklı yöntem kullandım –ara bağlantılar, indirgemecilik ve metafor.

    Yöntemim şudur: İnandırıcılık sınırlarını zorlamadan, Zeitgeist hakkında geniş genellemeleri haklı çıkaracak kadar birbirinden uzak olan çeşitli kaynakları bir araya getirmek. Sonuç olarak, batan iki gemi hakkında söylenmiş sözlerin birbirine koşut olarak sunulması, bir filozofun düşünceleri ile geminin batmış olmasına verilen tepkinin konu olarak birbirine eşdeğer kılınmasını sağlamaz. Kavramsal olarak Titanic ile Nietzsche arasında oldukça uzun bir mesafe vardır fakat aracı bağlantıları verimli kılan da tam olarak budur. Titanic’i doğrudan Nietzsche’ye bağlamak biraz ölçüyü kaçırmak olurdu, fakat daha kısa aracı bağları takip ederek yeni yeni ortaya çıkan bir düşüncenin tutarlı matrisini görmeye başlarız. Titanic’i, kurtarma girişimlerinde kullanılan telefon ve telsizle, yani bu elektronik aletlerin mümkün kıldığı eş zamanlılık kavramıyla yan yana koymak; bunları da James Joyce’un “Şimdiye tutun!” vecizesi, William James’in zamansal olarak yoğunlaştırılmış “aldatıcı şimdi”si ve Nietzsche’nin şimdiye dair olumlu değerlendirmeleriyle beraber işlemek, şimdiki anın bu dönemde nasıl tecrübe edilip kutlandığına dair bir ilişkiler tablosu çıkaracaktır karşımıza. Odağımızdaki iki konuya dair çeşitli kaynaklardan çekilen “kareler”, Nietzsche’nin üst-insanının sonsuz tekrardan duyduğu keyif ve şimdi-ve-buradaki kaderini neşeyle kabul etmesiyle resmi tamamlar.    

    Başka yazılarımda sınıf yapılarının, üretim biçimlerinin, diplomatik teamüllerin veya savaş yöntemlerinin tarihsel olarak değişen zaman ve mekân tecrübelerinde görünür olması sebebiyle, karmaşık tarihsel gelişmeleri temel zaman ve mekân unsurlarına indirgemiştim. Böylelikle, sınıf çatışmasını toplumsal mesafe işlevi olarak yorumlamış, üretim bantlarını Taylorizm ve zaman yönetme çalışmalarıyla birlikte okumuş, 1914 Haziranı’nın diplomatik krizinin eşsiz bir zamansallığı olduğunu iddia etmiş ve Dünya Savaşı’nı geniş bir Kübist metafor olarak yorumlamıştım. Fonograf ve sinemayı, geçmiş hissini dönüştürmeleri bakımından değerlendiriyor; telefon ve Dünya Standart Zamanı’nı şimdiyi tecrübenin yeniden şekillendirilmesi, buharlı gemi ve Schlieffen Planı’nı geleceği kontrol etme tutkusu, şehirciliği yaşayan mekânın çözülme süreci, emperyalizm politikasını daha fazla mekâna sahip olma yönünde evrensel bir itki, ve zenginliği de zaman ve mekânı kontrol altında tutma gücü olarak yorumluyorum.

    Başka yazılarımda, akademik disiplin sınırlarının dışına çıkabilmek ve onların kanıt ve tartışma yollarını aşabilmek için bazen “uzak” kaynakları birbirine bağlamak için metafor ve kıyaslara başvurmuştum. Mesela x-ray ile (Wilhelm Roentgen tarafından 1895’te keşfedilen) insan vücudunun iç coğrafyasının gün ışığına çıkması; nelerin bedenin, nesnelerin ve ulusların içinde veya dışında kalacağının yeniden değerlendirilmesi sürecinin bir parçasıydı. Thomas Mann’ın Büyülü Dağ romanının kahramanı x-ray ile kuzeninin içini gördüğünde sanki bir mezara dikkatlice bakıyormuş gibi hissettiğini belirtir. X-ray’den etkilenen Kübistler, tek bir tuval üzerine nesnelerin içlerini ve dışlarını çeşitli açılardan resmedince resim sanatının geleneksel zaman ve mekân sınırlarını aşmışlardır. Uçak ulusal sınırların ve insanlar arasındaki geleneksel coğrafi engellerin önemini azaltmıştır.   

    En heyecan vericisi de kavramsal uzaklığın oldukça fazla olduğu fakat bu mesafenin zihinsel bir farkındalıkla birleştirilip açıkça ifade edilmesidir. Nesneleri bulundukları zemine yedirme işlevini paylaşan Kübizm (bir sanat türü) ve kamuflaj (bir savaş tekniği) arasındaki ilişkiyi keşfettiğimde böylesi bir heyecan yaşamıştım..

    Kamuflajı Dünya Savaşı esnasında Fransız ressam Guiran de Scevola icat etmişti. Kamuflaj fikri Scevola’nın aklına 1914 Ağustosu’nda Marne Savaşı esnasında topçu birliğinde telsizcilik yaparken geldi. Scevola, birliğinin, açtığı ateşten birkaç dakika sonra düşman tarafından vurulduğunu görünce birliğini görünmez kılmak için bir yol düşündü. O anda, nesneleri bulundukları zemine karıyormuş gibi görünen Kübist resimleri hatırladı. “Nesnelerin formunu bozmak için”, demişti Scevola sonraları, “Kübistlerin temsil araçlarını kullandım.” Silahları haki renklere boyanmış ağlarla sarma fikri Fransız komutanın aklına yattı ve Scevola kısa bir süre sonra silahları ve kamyonları kamufle etmek üzere istihdam edilen savaş öncesinde ressamlık yapmış kişilerden müteşekkil bir birliğin başına geçmişti. Gertrude Stein, savaş esnasında Picasso ile birlikte kamufle edilmiş kamyonlardan oluşan askerî bir geçidi izlerken Picasso’nun kendisine “Evet bunu biz yaptık, yani Kübizm.” dediğini aktarır. Savaş sırasında böylesi geniş bir alana yayılan Zeitgeist gücünün zirvesindeydi. Picasso’nun (Paris’teki) atölyesindeki Kübizm’in negatif pozitif mekânı, Batı Cephesi’ndeki Fransız topçuların hayatını kurtarmıştı.            

    (3) Tema Hâline Getirmek

    Üçüncü zorluk, birbiriyle ilintili üç adımı içeren tematikleştirme zorluğudur: Kanıtları unsurlara bölmek, unsurları adlandırmak ve bunları tutarlı bir sisteme dökmek.  Kaynaklar çok çeşitli olduğunda ve konuyu dağıtma riski barındırdığında, Zeitgeist yorumuna tutarlılık kazandırmak için tematikleştirme hayati bir ehemmiyet kazanır. Temel unsurlar şu dört kıstası yerine getirmelidir: Birbirinden ayrışık olma, kapsayıcı olma, temel olma ve başkası mümkün olmayan bir şekilde sıralanmış olma. Benim için böyle bir model, bahsettiğimiz dört kıstası tamı tamına sağlayan Mendeleev’in hazırladığı Kimyasal Elementlerin Periyodik Tablosu’dur. Her bir maddenin atomu şüpheye yer bırakmayacak şekilde bir kutucuğa yerleşir, her atomun bir yeri vardır, kategoriler gerçekten temeldir (süper-atomaltı parçacıklar hariç) ve atom numarasına göre sıralama başka türlü olamaz. Bununla birlikte, insan tecrübesini sınıflandırmak, maddenin unsurlarını sınıflandırmaktan çok daha karmaşıktır ve bu nedenle çalışmalarımda zaman ve mekân alt başlıkları için bu kıstasları yerine getiremedim. Mesela, Henri Bergson’un 1890’larda iddia ettiği ve Heidegger’in Varlık ve Zaman’da tartıştığı gibi zaman başlığı altında toplanan geçmiş, şimdi ve gelecek tecrübeleri bile birbirinin içine geçmektedir. Böylesi örnekler her yerde bulunabilir. Yeni elektronik haberleşmeyle mümkün kılınan eş zamanlılık kavramı ve tecrübesi tam böylesi bir durumdur. İnsani tecrübe tam olarak parçalara ayrıştırılamadığı için, bu duruma bir yer bulma problemi başka sınıflandırmalarda da tekrar etti. Bilakis, bu durum sınırların dışına taşıp herhangi bir münferit kategori kümesinin sınırlarını ortadan kaldırmaktadır. Bu kıstasları sağlamak konusunda en fazla şunu yaptım diyebilirim: Bu olağanüstü zengin dönemin Zeitgeist’ını oluşturan zaman ve mekânın göze çarpan yanlarını ve temel yönlerini keskinleştiren kapsamlı bir tipoloji tasarladım. Büyük figürlerin çalışmalarını parçalamak, aslında onların eserlerinin geleneksel özetlerine şiddet uygulamaktır, fakat bunlar Zeitgeist’ın hakiki bir sentezine yaklaşamazlar. Her şey için bir yer bulmaya ve her şeyi yerine koymaya çalıştım. Bu çabalarım kısmen de başarılı olsa, dört kıstası yerine getirmeye çalışırken, çağın kültürü ile ilgili pek çok araştırmanın yaklaşmadığı çözümleyici bir dikkat ve yorumlayıcı bir tutarlılık ölçüsü elde ettim.

    (4) Bütünleştirme

    Tematik analizim, Zeitgeist’ın bu analizini bir araya getirmeye yardımcı olan bazı beklenmedik bağlantılar üretti. Bu dönemdeki tüm önemli kültürel gelişmeleri kapsayacak bir argüman formüle etmeyi imkânsız bulurken, bir teknoloji çağın sembolü olarak ortaya çıkmıştı: telefon. Telefon, son kırk yılın kültürel dinamiğini kapsayan internete benzer bir işlev görüyordu. Telefonun kültür-tanımlayıcı rolünü değerlendirebilmek için bir anlığına ona mesafe almak gerekir.

    Viyana’daki sarayına telefonu sokmayı reddeden Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph, geleneksel ve hiyerarşik Avrupa aristokrasisi dünyasının tecessüm etmiş hâliydi. Telefon, bazı kişilerin krala yakın olmaları hasebiyle ehemmiyet taşımaları şeklindeki aristokratik prensiple çelişiyordu. Telefonlar yatay olarak toprak sathındaki, dikey olarak toplumsal tabakalar arasındaki mesafe engellerini yıkar. Her mekânı, gücün merkezine eşit mesafede ve dolayısıyla eşit değerde kılar. Takdim etmelerin, değiş tokuş edilen kartların ve randevuların incelikli protokolü telefonların anidenliği tarafından geçersiz kılınır. Kapıların, bekleme salonlarının, hizmetkârların ve gardiyanların koruyucu işlevi, telefonların delip geçen zil sesiyle bertaraf edilir. Yatay ve dikey sınırlar bakımından bir hayli zengin olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun eski sınırları telefonun evrenselliği, saygısızlığı ve müdahaleciliğiyle bağdaşmıyordu.   

    Bu zengin dönemin Zeitgeist’ını toparlayacak bir unsur öne sürecek olsam, Batı dünyasının her yerinden geçen binlerce kilometrelik telefon tellerini örnek verirdim. Bu kablolar Dünya Standart Zamanı’na ve ilk radyo yayınlarına sinyal taşıdılar; gazetecilikte, iş çevirilerinde, suç tespitinde, tarımda ve kur yapmada devrime yol açtılar. Telefon edenlere istedikleri kişinin içinde bulunduğu anı kontrol etme ve evlerin huzur ve mahremini davetsizce bozma imkânı sağladılar. Hayatın ritmini hızlandırıp muhtelif yaşam alanları arasındaki irtibat noktalarını çoğalttılar. Sosyal tabakaları tesviye ettiler; banliyölerin çoğalmasını ve gökdelenlerin yukarıya doğru hücumunu kolaylaştırdılar. Diplomatik teamülleri karmaşıklaştırdılar; generalleri cephe gerisini terk edip savaşı telefon kulelerinden yönetmeye mecbur kıldılar. Milyonlarca insanın sesini bölgesel ve ulusal sınırların ötesine taşıdılar ve eş zamanlılığın geniş şimdisini yaymaya yaradılar. Bu bakından yaşlı Francis Joseph başına nelerin geleceğini biliyordu.

    Bu makale, Zeitgeist kavramının ikna edici bir çözümü için şu dört şartın yerine getirilmesinin zaruri olduğunu göstermiştir: Tutarlı bir tematik odak, kanıt niteliğinde olan çeşitli kaynaklar, konuların titiz bir tematik çözümlemesi ve bu konuların inandırıcı bir şekilde bütünleştirilmesi. Konuyla ilgili kitabım bu şartları şu şekilde sağlamıştır. Ana kavramlar olarak zaman ve mekân bir Zeitgeist yorumu oluşturabilmek açısından mükemmel bir odak sağlar çünkü tüm düşünce ve deneyimler bu iki boyutta gerçekleşir, böylece neredeyse her kültürel olgu veya insan deneyimi bu iki boyut açısından incelenebilir hâle gelir. Kaynaklarımı bilimden teknolojiye, edebiyattan sanata uzanan çok geniş bir yelpazeden seçtim. Bu ana konuları dört kıstasa göre ayırdım: birbirinden ayrışık olma, kapsayıcı olma, temel olma ve başkası mümkün olmayan bir şekilde sıralanmış olma. Bahsettiğim bu kıstasları, Kimyasal Elementlerin Periyodik Tablosu’nun kimyasal elementler için olduğu gibi titiz bir biçimde yerine getirememiş olsam da çalışmama birçok genel kültür tarihi çalışmasının sahip olmadığı bir kesinlik verdim. Nihayetinde, kelimenin gerçek ve metaforik anlamıyla telefonun modern dünyanın zaman, mekân ve bunlara bağlı birçok başka meselenin tecrübesini birbirine bağladığı sonucuna ulaştım.

    *Prof. Dr., Ohio Devlet Üniversitesi, Tarih Bölümü