EŞİKTE VAROLUŞ YA DA İNSANIN HAKİKATİ SORUSU

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Beden ve ruha sahip bir varlık olarak insan, fiziksel ve toplumsal bir çevre içerisinde hayatını sürdürmektedir. Allah tarafından kendisine verilen çeşitli yetilerle varoluşunu anlamlı kılmaya çalışan insan, Mutlak Varlığı ve kendisinin varlığını düşünmek suretiyle hakikatin ne olduğunu sorgulamaya başlar. Acaba “Varlığın hakikati nedir?” veya “İnsanın hakikati nedir?” gibi sorulara cevaplar aranır. Bu tür felsefi ve dinî nitelikli sorgulamalarda, meselenin bütüncül mü yoksa analitik olarak bazı yönleriyle mi ele alındığı önem arz etmektedir. Sözgelimi parçacı bir yaklaşımla konu incelenecek olursa, hakikatin tek bir kavram üzerinden açıklanması yüzünden indirgemeci bir kuramla karşılaşılır. Öte yandan “hakikat” sorusu, kendi başına dikkate alındığında bile, insanın var olanlar üzerine düşünmesi neticesinde onların üzerinden sıyırıp çıkartacağı ve karşısına koyup doğruluğunu kesinlik üzerinden denetleyebileceği bir cevaba tam anlamıyla sahip olmamış gibi gözükmektedir. Zira hakikat, hep kendisini düşünen insanın bulunduğu merkezden varlığını açmakta ve aynı merkezden temaşa edilebildiği kadarıyla bilinebilir hâle gelmektedir.

    İslam düşüncesinde insanın hakikati, parçacı bir yaklaşımla ve tahlili bir düşünme biçimiyle ele alındığında, cevher/araz metafiziğiyle desteklenen felsefi bir zemin üzerinden, insanın Allah karşısındaki varlığı bazı yönleriyle dile getirilmektedir. Daha açık bir ifadeyle insanın hakikati, nesnellik veya öznellik tartışmalarından uzak olarak sorgulanmaya başlandığında, onun doğa yasalarına tabi canlı bir varlık oluşu, daha alt bir konumda yahut değerde gösterilirken, onun akıl sahibi ve aklın yasalarına tabi bir varlık oluşu en üst değer olarak ifade edilmektedir. Buna göre “İslam düşüncesinde insanın hakikati nedir?” sorusu, hangi zeminde sorulursa sorulsun –mutlak kesin doğru tek cevap almayı beklemeksizin- anlaşılır ve ikna edici olabilecek cevaplara ulaşabileceğimiz umudunu taşıyabiliriz. Bu çalışmada sanal ve gerçeklik arasındaki sınırın aşıldığı hissine kapılacak kadar gelişmelerin yaşandığı modern dünyada, İslam düşüncesi ekseninden insanın hakikatini, kendi perspektifimizle nasıl ifade edebileceğimizi deneme cesaretini göstereceğiz.     

    Nefes alıp-veren, beslenen, büyüyen, üreyen canlı bir varlık olarak insan, hem kendi biyolojik yapısı gereği hem de içinde yaşadığı fiziksel çevresi gereği, varlığını sürdürebilmesi için her iki doğal yapıyla uyumlu bir biçimde ilişki içinde olmaya ihtiyaç duyar. Ne var ki diğer canlılar gibi hayatla olan bağını devam ettirirken doğal tutku ve hırslarına kendini tümüyle kaptırmadan iradesini aklıyla kontrol altında tutması öğretilen insan, mümkün olduğunca bedensel zevklerden arınıp ruhsal zevklere yükselme gayretinde olmalıdır. Zira Platon (M.Ö. 322)’un idealist felsefi düşüncesinden bu yana beden, ruh için en yüksek iyiye yani ideal olan forma yükselmeye yarayan bir binek olarak kullanılarak hakiki olana ulaşmayı hedeflemelidir.1 Platon için hakikatin bir yansımasından/kopyasından/taklidinden ibaret olan bu dünya hayatı, Kur’an için de “oyun ve eğlence”den ibarettir. Hakiki hayatın ahiret yurdunda olduğunu ifade eden bu âyet-i kerîme (Ankebût, 29/64), insanın her iki hayat arasındaki farkı bilmekte gösterdiği ilgisizliğe işaret eder.2 Bu dünya hayatında insan, her iki doğal yapıya bağlı kalmak suretiyle varlığını sürdürürken, çocukların gelip geçici olan oyunlarında olduğu gibi tutkulu ve hırslı bir şekilde kazanmak için çabalayıp durmaktadır. Diğer hayat yani ebedî olan hakiki hayat, Platon’un ifadesiyle ideler/misal âlemi ise hakikatin ortaya çıktığı asıl âlemdir. İşte öteki canlılardan akla sahip olma özsel özelliğiyle ayrılan insanın bu hakikati bilmesi, kavraması yahut temaşa etmesi, ancak aklını kullanmasıyla mümkün olacaktır. Dolayısıyla bu âyet-i kerîmenin ima ettiği üzere insan, hakikat ile oyun arasındaki farkın bilincine vardığında yönünü asıl olan hakikate dönecektir.       

    Bu bağlamda İslam düşünce tarihinde insanın hakikati probleminin, ruh/beden ikiliği üzerinden ele alınmasının, Antik Çağ’dan bu yana devam eden ikili düşünme biçimi içerisinden cevap aranan ontik ve epistemik bir mesele olduğunu söyleyebiliriz. Sözgelimi Mu’tezile ekolünden Ebu’l-Huzeyl el-Allâf (ö. 226/752), insanın hakikatinin bedenden ibaret olduğunu öne sürerken İbrahim en-Nazzâm (ö.  231/758) ise onun, tümüyle bedene yayılmış latif bir cisim olarak tanımlanan ruhtan başka bir şey olmadığını ifade etmektedir. Buna karşılık Ehl-i Sünnet ekolünden Eş’arî (ö. 324/935-36), İbn Fûrek (ö. 406/1015) ve Bakıllânî (ö. 403/1013) gibi kelamcılar, beden ve ona hulul etmiş latif bir cisim ve araz olan insanın hakikatinden söz etmektedirler.3 Öte yandan İslam filozoflarından örneğin Fârâbî (ö. 950) insanın hakikatinin, Rabb’in halk âleminden beden ve Rabb’in emir âleminden basit bir cevher olan ruhtan müteşekkil olduğunu kabul etmektedir.4 Aynı şekilde Gazzâlî (ö. 505/1111)’nin düşüncesinde insanın hakikati, bedenle birlikte mütehayyiz olmayan, muhdes ve kendisiyle kaim bir cevherdir.5 Böylece insanın hakikatinin, fizik ve metafizik olmak üzere iki âlem üzerinden kavramsallaştırıldığına şahit oluyoruz.

    İslam düşünürleri bu ikili yapının üzerine insanın hakikatini, psikolojik ve ahlaki açıdan Kur’an’ı referans alarak inşa etmeye çalışırlar.  Felsefe, kelam ve tasavvuf düşünürlerinin ortaklaşa başvurdukları nefis teorilerinde, ruh/nefis/kalp gibi kavramlarla kurgulanan ve esfel-i sâfilînden (aşağıların en aşağısından), ahsen-i takvîme (en güzel biçime)6 ulaşmanın yolları kendi perspektiflerinden anlatılır. Burada bir şeyin zatı, kendisi, hakikati anlamı verilen nefis kavramı, ruhla eş anlamlı olarak alındığı gibi cahil, sapmış, kötü ahlakın mahalli anlamlarında da kullanılmaktadır. Daha çok insanı kötü fiiller işlemeye sevk eden nefisten7 başlayarak kendini yanlış fiillerinden dolayı uyaran8 ve en üst mertebe olarak Allah’ın kendisinden razı olduğu nefse9 çıkan ve böylece dinî ve ahlaki yükselmeyi dikkate alan bir nefis teorisi kurgulanmış olur. Âyet-i kerîmelerle delillendirilerek oluşturulan bu nefis teorisi ise insanın hakikatini ruhsal ve davranışsal düzlemde açıklama girişimi olarak anlaşılabilir. Ancak burada yine insanın hakikatiyle ilgili olarak, bir tarafı metafiziksel kavramlarla örülmüş diğer tarafı ise psikoloji ve etiğin kavramlarıyla nakşedilmiş bir teoriyle karşılaşmaktayız. İnsanı yapıp-etmeleriyle veya ürettikleriyle yahut tarihsel olarak içinde bulunduğu ilişkiler ağıyla değil, onu, metafiziksel kavramlarla kurgulanmış analitik bir düşünme ve dil biçimiyle şekillenmiş bir hakikat teorisinde anlamaya çalışmaktayız. Kısacası İslam düşünürlerinin, insanın hakikatini, Allah’ın yaratmasıyla var olan ruh/beden ve felsefi düşünceden ilham alan cevher/araz metafiziği üzerinden iki parçalı yapıda tahlil etmesinin yanı sıra psikolojik ve ahlaki çerçevede nesnellik veya öznellik iddialarıyla sergilenen bakış açıları arasında gidip gelen bir düşünme biçimiyle izaha çalıştıklarını görmekteyiz.

    Gelinen bu noktada İslam düşüncesi içerisinden bütünlüklü bir yaklaşımla insanın hakikatini anlamaya çalışmanın mümkün olup olmadığı sorusunu tekrar sorabiliriz. Bunun için de öncelikle zamansal ve mekânsal bağlamda insan varlığını anlamaya çalışmayı deneyebiliriz. Açıkçası akleden varlık olarak insan, iradesini özgürce kullanabilen, davranışlarını kendi tercihleriyle belirleyen, eser üreten, inanan ve ibadet eden bir canlıdır. Bu anlamda tarihsel bir varlık olarak insanın hakikati, onun özgür eylemleri neticesinde ortaya çıkan ilişkiler ağı üzerinden tayin edilebilir. Yani insanın, düşünen, konuşan, bilen, bildiğini başkasına iletebilen, geliştirdiği bilim, teknik ve kültür vasıtasıyla medeniyetler kurabilen, sanat eserleri ortaya koyabilen olması açısından çok yönlü bir anlamayla hakikati açığa çıkartılabilir. Öyleyse insanı tek bir kavrama veya birkaç kavrama bağlamaksızın, onun çok boyutluluğunu, en geniş çerçeveden resmetmeye çalışabiliriz.

    Esasında insan biyolojik ve fiziki yapıyla uyumlu olmaya çalışmakla birlikte, düşünen, irade eden ve iş yapan varlık olduğuna göre, hayvandan farklı olarak kendi varlığını oluşturan, yetenekleriyle şekillendiren ve mümkün olduğunca en iyisini ortaya koyma iddiasını taşıyandır. Değişime açık olan bu varlık, kendi eksikliklerini tespit ederek devamlı surette gelişmeyi ve olduğundan daha iyisi olmayı amaçlayandır. Başka bir ifadeyle insan, doğal yapısına mahkum olmadan aklını, bilgisini ve tecrübesini kullanarak zaman içerisinde değişime uğramaktadır. Şu hâlde doğal yapısı veya gerçekliği belirlenmiş, sabit, değişmeyen ve bu nedenle de içgüdüleriyle hareket eden hayvanlar gibi -gelişime açık çok çeşitli yetileri olmasına rağmen- insanın da sabit bir özünün bulunduğunu iddia eden teorileri yeniden düşünebiliriz. Bu teorilere göre zaman içerisinde fiziksel değişim gösteren bedene karşılık değişmeyen ruhtan oluşan insan, bu ikili yapıyla mücadele ederek bedenden uzaklaşıp ruha yaklaştığı kadar hakikate erebilmektedir. Yani kendisine ait bu hakikatin varlığını kavradıkça mutlak hakikatte yok olacaktır. Oysaki insan, ontik olarak parçalanmış bu ikili tözsel yapının yasalarından azade varlık olarak kendi hakikatini kendisi keşfetmektedir. Ne doğada var olduğu düşünülen yasalar ne de evrensel ve zorunlu olarak her akılda var olduğu savunulan yasalar, insanın hakikatinin belirleyicisidir. Açıkçası kendisi de muamma bir varlık olarak insan, zaman ve mekân içerisinde yaşamını sürdürürken kendi hakikatiyle birlikte Mutlak Varlığın hakikatini anlamak için çaba sarf etmektedir.

    Bu durumda İslam düşüncesinde insanın hakikatinin ne olduğunu, Ankebût suresi 64. ayet ve Tîn suresi 4-5. ayetleri bağlamında ele alacak olursak, yüzünü, asıl yurdu olan gaip âleme döndürmekle birlikte şahit âlemde zamansal ve mekânsal şartlarda yaşadığı sürece, gelişen veya gelişemeyen tarihsel insanın varlığını şöyle tablolaştırabiliriz. Kesintisiz bir devamlılığı olmayan bu dünya hayatında ‭(‬هَذِهِ‭ ‬الْحَيَاةُ‭ ‬الدُّنْيَا‭)‬ yani kurgulanmış bir oyun olarak algılanması istenen bu olgular dünyasında, çeşitli yetilerle donatılmış olarak bulunan insan, iki karşıt kutup (yani esfel-i sâfilîn ile ahsen-i takvîm) arasında kendi hakikatini keşfetmeye çalışabilir. Açıkçası olgular dünyası, insanın bilimden sanata, müzikten edebiyata kadar özgürce kendini keşfetme, kendi varlığını oluşturma ve bu çerçevede kendi hakikatini tayin etme imkânlarını sunan alandır. Buna karşılık kesintisiz bir devamlılığı olan ahiret yurdu‭ (‬الدَّارَ‭ ‬الْآخِرَةَ‭ ) ‬yani kurgusal bir oyunun terk edildiği gerçeklikler âlemi, insan için kendi hakikatiyle karşılaşma, yüzleşme ve keşfettiği bu hakikatin ne ölçüde gerçek olduğunu anlama alanıdır. Daha açıkçası insanın esfel-i sâfilînde mi kaldığı yoksa ahsen-i takvîme mi ulaştığının tam olarak bilineceği yer burasıdır.                     

    İşte bu noktada insanın zamansal bir varlık olarak oyun dünyasında, bu oyunun kurallarına uygun biçimde hakikati keşfetmesi ve zamanını ziyanda geçirmemesini sağlamasının yolu, Asr suresinde ifade edildiği üzere, iman etmesinden, iyi işler (salih ameller) yapmasından, hakkı/hakikati ve sabrı diğer insanlara tavsiye etmesinden geçmektedir.10 Muhtemelen insanın hakikati dediğimiz şey; zamanını –hatta ikindi vakti kadar kısa olan zamanını- iman eylemini gerçekleştirerek düşünen, bilen, eser üreten, medeniyet kuran ve kendisinden sonraki nesillere bunları aktaran ve ayrıca toplum içindeki davranışlarında haktan ayrılmayan kişilere ait niteliklerdir. Zaten Kur’an insan nefsinin eser üretmeye uygun yetilerle donatılmış olarak yaratıldığını ve bununla birlikte “iyi ve kötü”nün ne olduğunun ise kendisine bildirildiğini ilan etmektedir: “Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyana uğramıştır.11 Akıl, idrak, hissetme gibi pek çok çeşitli yetilere sahip olan insanın hakikati, bu yetilerin kendisi değil, bunları kullanarak geliştirdiği eserlerde ortaya çıkmaktadır. Zira insanın beden/ruhtan müteşekkil ikili tözsel yapısı dâhil olmak üzere sahip olduğu yetilerin tamamı, kendisine verilmiştir. Bu verili olan şeyler, onun, ne diğer varlıklardan üstünlüğünü ne de hakikatini gösterir. Dolayısıyla insanın hakikati; onun bizzat kendi eylemleriyle ürettiği eserlerinden anlaşılmaktadır.   

    Sonuç olarak Sokratik düşünceden ilham alarak diyebiliriz ki, ezelî ve ebedî olan hakikat mevcut yaşayan insanla ilişkili olarak anlaşılabilme imkânına sahip olduğuna göre, insan hayatta olduğu sürece ve hakikati elde etmeye çabaladıkça, bu paradoksal durum da varlığını devam ettirecektir. Felsefi düşüncede insanın hakikati, her ne kadar Antik Çağ’dan modern dönemlere kadar çoğunlukla ikili ontik yapıya bağlı kalınarak metafizik kavramsallaştırmalarla dile getirilmiş olsa da, günümüzde çeşitli anlamacı ve yorumlamacı yaklaşımlar tarafından insan, bütüncül bir yaklaşımla çok boyutlu olarak anlaşılmaya çalışılmaktadır. Benzer şekilde İslam düşünürleri de insanı, dinî metinlerle bağını kesmeksizin, bütüncül bir yaklaşımla anlaşılır kılma çabasındadırlar. Zira insanın, hak ve hakikatten ayrılmadan her türlü yapıp-etmeleriyle Mutlak Hakikat’e yönünü döndürecek kuramların üretilmesi üzerinde durulmaktadır. Şu hâlde Allah-u Teâlâ’nın Doğu ve Batı’nın kendisine ait olduğu, insan hangi yöne dönerse Kendisi’nin yüzünü orada idrak edebileceğine dair sözü12, hakikatin her yönden gelebileceğini ima etmektedir. Buna göre insan, her şeyi kuşatmış olan Allah’ın geniş lütfu sayesinde hakikatin peşinde koşmaya devam etmelidir. Hakikatin ne tek bir kavramdan ne de birkaç kavramdan elde edilebilmesi mümkün olmadığına göre, o, çok boyutlu ve bütünlüklü olarak anlaşılmaya başlandığından itibaren kendisini açacaktır. Benzer şekilde karmaşık ve çetrefilli bir yapıya sahip olarak insan, içinde yaşadığı zamanın ve mekânın şartlarında ve kendisine öncekilerden bırakılan şeylerle birlikte değerlendirildiğinde, onun hakikatinin neliği anlaşılmaya başlanacaktır.

    *Doç. Dr., SDÜ İlahiyat Fakültesi

    1. 1 Platon, Phaidros, MEB Yayınları, İstanbul, 1997, s. 51-52.
    2. 2 “Bu dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!” Ankebût suresi, 29/64)
    3. 3 Hülya Altunya, “Bâbertî’nin Perspektifinden İnsanın Hakikati Problemi”, SDÜİF Dergisi, S. 20, 2008, s. 168-169.
    4. 4 Ebû Nasr el-Fârâbî, Kitabu’l-Fusus, Resâilu’l- Fârâbî içinde, Matbaatu Meclisi Daireti’l-Maarif el-Osmaniyye, Haydarabad, 1345, s. 9.
    5. 5 Süleyman Hayri Bolay, Aristo Metafiziği ile Gazzâlî Metafiziğinin Karşılaştırılması, MEB Yayınları, İstanbul, 1993, s. 260.
    6. 6 Tîn Suresi, 95/4-5.
    7. 7 “Muhakkak ki nefis kötülüğü emreder.” Yusuf.
    8. 8 “Yine hayır! Yemin ederim o sürekli kendini kınayan nefse!” Kıyâme, 75/2.
    9. 9 “Ey Rabbine itaat edip huzura eren nefis! Hem hoşnut edici hem de hoşnut edilmiş olarak Rabb’ine dön!” Fecr, 89/27-28.
    10. 10 Asr Suresi, 103/1-3.
    11. 11 Şems Suresi, 91/7-10.
    12. 12 “Doğu da Batı da Allah’ındır. Nereye dönerseniz işte Allah’ın yüzü işte oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” Bakara Suresi, 2/115.