KAYBETTİĞİMİZ BİR GELENEK: “ÂMİN ALAYI”

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Birçoğumuz ilkokula başladığımız günü unutmayız. Devasa bir okul binasının önünde, tanımadığımız kalabalıklar içinde, anne veya babamızın elinden sıkıca tutarak korku, heyecan biraz da merakla geçen anları, bütün hissiyatımızla hatırladığımız bir zaman dilimidir o gün. Günümüzde küçücük bir çocuğun psikolojisini yoran bu atmosfer, birçok çocuğun okula olan ilgi ve sevgisini baştan zedeleyen bir ortamdır. Bu problemin çözümüne yardımcı olabilecek ipuçları ecdadımızın bize bıraktığı kültürel mirasta mevcuttur. Bu miras neymiş gelin hep beraber buna bir göz atalım.

    Osmanlı döneminde ilkokula sıbyan mektebi, mahalle mektebi, mekteb-i ibtidaiyye, darü’l-ilm veya taş mekteb gibi isimler verilirdi. Sıbyan mektepleri tek odalı, ahşap veya taştan yapılmış, şirin çehresi olan yapılardı. Bir yanı sokak üzerine yerleştirilir, diğer cephesiyle çok defa küçük bir bahçeye açılırdı. Mektebin bahçesinde sıcak havalarda ders yapmak için özel saçak altı yerler olurdu. Kıbleye yönelik olarak inşa edilen mekteplerin kapalı ve açık kısımlarında bir mihrap bulunur, çocuklar hocalarının imamlığında burada vakit namazlarını kılarlardı.

    Sıbyan mekteplerinde elif-bâ, Kur’ân-ı Kerîm, tecvid, ilmihal, ahlak, gramer, tarih, coğrafya, matematik ve güzel yazı dersleri okutulurdu. Çocuklar, 4 yaş 4 ay 4 gün veya 5 yaş 5 ay 5 günlerini doldurduktan sonra pazartesi, perşembe veya kandil günlerinde çok özel bir törenle sıbyan mektebine başlardı. Bu törene “âmin alayı”, “bed’-i besmele cemiyeti”, “mektep cemiyeti”, “dua cemiyeti” gibi isimler verilirdi.

    Tâhirü’l-Mevlevî, Mahfel Dergisi’nde kaleme aldığı “Mektebe Başlama” adlı yazısında, bed’-i besmele törenlerinin ailenin sosyo-ekonomik durumuna göre şekillendiğini belirtmiş ve maddi durumu iyi olan bir aile tarafından düzenlenen bed’-i besmele törenini ayrıntılarıyla anlatmıştır. Mektebe başlayacak çocuğun ailesi Âmin Alayı’nın yapılacağı tarihi, mahalledeki okul idarecileriyle beraber tespit ederlerdi. Müstakbel talebeye bir hafta öncesinden yeni kıyafetler dikilir, okulda oturacağı minderi, elif-bâ cüzünü koyacağı kesesi, kız çocuğu ise saçına takılacak çiçekli tacı, erkek ise fesine asılacak süsleri itina ile hazırlanırdı. Tören günü erken saatte çocuğun ailesi hep beraber Eyüb Sultan Hazretlerine gidip türbede dua eder, hazretin hürmetine mektep çocuklarının dinine, vatanına bağlı çalışkan ve ahlaklı insanlar olması için dualarının kabulünü niyaz ederlerdi. Aile daha sonra evlerine döner hazırlıkları son kez gözden geçirir, dağıtılması âdet olan lokma tatlısını hazırlar ve çocuklarını okula götürecek Âmin Alayı’nın gelmesini heyecanla beklerlerdi.

    Bu sırada Âmin Alayı mektebe başlayacak çocuğun evine doğru yola çıkardı. Alayın başına, mektep hocası ve diğer görevliler, arkasına ise el ele tutulmuş ilahiler söyleyen bir çocuk korosu geçerdi. Bu koronun başında, ilahi söylemekte mahir bir çocuk, yani ilahicibaşı bulunurdu. Musıki tarihimizin önemli şahsiyetlerinden Hacı Arif Bey, Zekai Dede Efendi gibi birçok kişi küçüklüğünde bu görevi yapmıştır. Bu koronun en arkasına ise, okunan ilahilerin satır sonlarında “Amiiiin!” diye bağıran başka bir çocuk grubu bulunur, bunlara da “âminciler” denirdi. Yolda çocuklar hep bir ağızdan ilahici başının reisliğinde çeşitli makamlarda eserler söylerdi. İlahilerin satır aralarında “Amiiiin!” nidaları ilahilerin arasına karışırken çok güzel müzikal bir ahenk oluştururdu. Mahalle sakinleri de bu alayın peşine takılır, yaşanan neşeye ortak olurdu. Bu şekilde, Âmin Alayı mektebe başlayacak çocuğun evine giderdi.

    Eğer çocuk, tekke mensubu bir ailenin, özellikle şeyh ailesinden birinin evladı ise, mektebe başlama esnasında evde icra edilen tören tekkede yapılırdı. Alay, tekkenin önüne geldiğinde dergâhlara mahsus sancaklarla karşılardı. Dervişler, mazhar, halîle, kudüm gibi sazlar eşliğinde nevbe vurup Âmin Alayı’ndaki çocukların okudukları ilahilere eşlik ederdi. Bed’-i besmele töreninin yapılacağı mekânın önünde bir müddet daha bu şekilde ilahiler söylendikten sonra mektep hocası, okul görevlileri ve ilahi söyleyen çocuklar içeri alınır, uygun yerlere oturtulurlardı. Okula başlayacak çocuk ve hoca, kendileri için münasip bir yere oturduktan sonra bed’-i besmele töreni başlardı.

    Bed’-i besmele “besmeleye başlamak” anlamına gelir. Bed’-i besmele töreninde hoca, ilk önce çocuğa besmeleyi, daha sonra “Rabbi yessir vela tuassir Rabbi temmim bil hayr” (Rabbim! kolaylaştır zorlaştırma, Rabbim hayırla sonuçlandır) duasını ardından, elif-bâ cüzünün ilk sayfasındaki harfleri, son olarak da “Rabbi zidni ilmen” (Rabbim ilmimi arttır!) duasını talim ederdi. Ders sırasında çocuğun elinde, ahşap, kemik veya metalden yapılmış, adına “ hilal” denen özel bir çubuk bulunur, çocuk bu çubukla hocanın gösterdiği harfleri takip ederdi. Bed’-i besmele töreninde bazen uygulanan estetik değeri yüksek bir âdet daha vardı. Şöyle ki mektep hocası, çocuklar için alınmış özel kalem ve mürekkeple “Rabbi yessir” duasını bir kâğıda yazar, yazının mürekkebi kurumadan üzerine şeker döker, sonra da çocuğa o şekerli mürekkebi yalatırdı. Eskiler, insanların cahil olmadığını, en azından ilkokul seviyesinde vasat bilgisi olduğunu belirtmek için “mürekkep yalamış insan” derlerdi. Bu deyimin bed’-i besmele geleneğinden bize miras kaldığını anlıyoruz. Oysa günümüzde bu deyim, iyi derece eğitim almış kişiler için övgü maksatlı kullanılıyor. Hoş, günümüzün eğitim seviyesi/zliği/nde lise öğrencisinin dahi eskinin sıbyan mektebi öğrencisi kadar ilmi ve idraki olmadığı düşünülürse bu tabir pek de abes kaçmıyor.

    Mürekkep yalama işinden sonra hoca bir aşr-ı şerif okur ardından bir nevi dua olan gülbank çekerek ilk dersini tamamlardı. Âmin Alayı töreninin ilk kısmı, mektep hocasına, okula başlayacak çocuğa ve imkâna göre diğer çocuklara hediyeler verilmesi ve lokma tatlısı ikramıyla sona ederdi. Daha sonra törenin ikinci kısmı başlardı. Mektebe başlayacak çocuk kız ise fayton, erkek ise bir Midilli atı evin kapısında hazır bulunurdu. Okula başlayacak çocuğu mahallenin bekçisi midilliye bindirir, yedeğine geçer, okulun kalfası ve müzakereci de atın iki tarafında yerlerini alırlardı. Atın hemen önünde, başı üstünde çocuğun mektepte kullanacağı rahleyi taşıyan bir görevli olurdu. Bu rahlenin üstüne çocuğun mektepte oturacağı minder konurdu. Rahleyi taşıyan kişinin önünde ise bir görevli daha olurdu, o da elleri üstünde atlas kumaştan yapılmış bir yastık taşır, yastığın üzerinde, çocuğun mektepte okuyacağı elif bâ cüzü bulunurdu. Önde görevliler, atın üstünde müstakbel talebe, hemen yanında aile fertleri, arkasında ilahici başının yönetiminde büyük bir çocuk korosu, onlara eşlik eden diğer “Aminci” çocuklar ve bütün mahalleli, büyük bir neşe içinde ilahiler söyleyerek mektebin yolunu tutarlardı.

    Mektebin kapısına gelince genelde, güftesi Şeyh Mehmed Bekrî Efendi’ye ait sabâ makamındaki “Kad fetehallāhu bi’l-mevâhib ve câe bi’n-nasri ve’l-meârib / Ve es-beha’l-kevnü fî sürûrin ve fî emânin mine’l-metâib” (Muhakkak ki Allah ihsanlarıyla fetheyledi, zafer nasip etti, niyazları karşıladı. Âlem eziyetten kurtuldu, saadet ve emanete gark oldu.) mealindeki ilahi (şuğul) terennüm edilir, ardından hoca efendinin okuduğu gülbank ile tören sona ererdi. Bed’-i besmele töreni bazen de çocuğun evinden Âmin Alayı ile alınıp mektebe getirilmesinden sonra, mektep binasında yapılırdı.

    Osmanlı sultanlarının çocukları da aynı anlayışla, ama saray protokolüne göre düzenlenen törenlerle ilk eğitimlerine başlardı. Şehzadeler mahalle mektebine gitmez, derslerini, saraydaki özel hocalardan talim ederlerdi. Bed’-i besmele töreninin sarayda yapıldığına dair bilinen ilk kayıt, Sultan III. Selim’e şehzadeyken 19 Ekim 1766’da yapılan bed’-i besmele törenidir.1 Sultan l. Abdülhamid’ in (s. 1774-1789) şehzadeleri2 için yapılan bed’-i besmele törenini ise şair Enderunlu Fâzıl Surnâme-i Şehriyâr3 adlı eserinde ayrıntısıyla anlatmış, halkın yaptığı törenlerdeki neşenin, şehzadeler için yapılan törenlerde de yaşandığını ifade etmiştir.4 Sûrnâme-i Şehriyâr’da anlatılan Şehzade Mustafa ve Süleyman’ın bed’-i besmele töreni, 5 Rebîül-âhir 1198 Çarşamba günü (27 Şubat 1784) yapılmıştır.

    Böyle bir atmosfer içerisinde okula başlayan çocuğun, yazımızın başında arz ettiğimiz, modern zamanlarda yaşanan okula başlama korkularından ne kadar uzak olduğu gayet kolay anlaşılabilir. Düşünün! Gelecekte aynı sınıfta bulunacağınız hocanız ve arkadaşlarınız, şiir ve müziğinde içinde bulunduğu neşeli bir törenle kapınıza kadar geliyor, hocanız ilk dersinizi kendinizi güvende hissettiğiniz ailenizin yanında, size talim ediyor ve arkasından hediyeler alıyorsunuz. Daha sonra tüm komşularında iştirak ettiği bir yolculukla okula gidiyorsunuz.

    Çocukluğunda yaşadığı bu güzel hadiseye hatıratlarında yer vermiş bir çok kişi vardır. Gelin onların bu notlarına bir göz atalım. Halide Edip Adıvar anlatıyor:

    “O günlerde mektebe başlama merasimi çok cazipti. Kızlara ipekli, süslü esvaplar giydirirlerdi, göğüslerine sırma işlemeli içlerinde Elifba cüzleri bulunan keseler asarlar, arabaya bindirirler, ayaklarının altına ipekli bir yastık koyarlardı. Başlanacak mektebin çocukları, arabanın arkasından gelirler ve öndeki büyük çocuklar ekseriyetle; ‘Şol cennetin ırmakları’ diye çocukluğumuzun en meşhur ilahisini söylerler, her mısranın arkasından küçükler de ‘Amin, amin’ diye gırtlaklarını patlatıncaya kadar bağırırlardı. Sokaklarda alay geçerken başka çocuklar da sürüye katılır, mektebe kadar giderler; mektebe başlayacak çocuk hocanın elini öperek elifbayı tekrar ederdi. Ondan sonra bütün çocuklara lokma ve çil para dağıtılırdı. Artık ertesi sabahtan itibaren mektebin kalfası gelir, mahallenin mektebe giden diğer çocuklarıyla birlikte onu da alır, mektebe götürürdü. Bu alay düğün merasimi kadar mühim sayılır, aileler çok para sarf eder ve Osmanlı devrinin sisteme bağlı içtimai yardım hissine uyarak o mahallenin birkaç fakir çocuğu da mektebe verilir, masrafları görülürdü. Bu alaylar bende büyük bir heyecan uyandırır, fakat arabanın içine oturup, üzerime dikkat çekmek beni korkuturdu…”

    Yahya Kemal anlatıyor:
    “Üsküp’te İshakiye Mahallesi’nde mektebe başlayışım kadim ananeye tamamiyle uygun oldu. Erkenden muallim-i evvel Sâbir ve muallim-i sâni Gani Efendiler bizim selamlığa geldiler. Çarşıdan bana savatlı bir divit, boyundan geçirilen sırmalı bir cüzdanlık alınmıştı. Gani Efendi kalemi açtı, divitin mürekkebine batırdı. Bir Rabbi yessir (Allah’ım kolaylaştır) yazdı. Sonra üstüne şeker döktüler, bana o yazının mürekkebini şekerli şekerli yalattılar. Dışarda, bahçede, meydanda bekleyen mektep çocuklarına birer külah şeker dağıtıldı. Nihayet bu çocuk kafilesi ‘Şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu’ ilahisini cumhurla ırlayarak yola düzüldüler. Davetliler vardı. Onlar şerbet içtiler, kuşaklarını ve ceplerini şeker külahlarıyla doldurdular. O aralık zahir ürkmeyeyim diye beni bir araba ile ayrı bir yoldan, Suat Bayırı’ndan mektebe ilettiler. Annemin hazırlamış olduğu bir şilteyi muallim Gani Efendi’nin hoca makamı olan yarım kavis, mihrabımsı yerin arkasına koydular. Maarif alemine ilk girişim budur.”

    Âmin Alaylarında Musıki
    Âmin alaylarında okunan ilahilerin melodik yapıları, çocukların kolayca öğrenebileceği tarzda olurdu. Ayrıca, çocukların ses yapıları buluğ çağından önce gelişmediği için genelde bir oktavlık ses (7 ses) sahası içinde bestelenmiş eserler tercih edilirdi. Yetişkinlerde bu iki buçuk oktavdır. Bu eserlerin sözleri genelde Yûnus Emre, Seyyid Nizamoğlu, Eşrefoğlu Rûmî, Niyâzî-i Mısrî, Aziz Mahmud Hüdayî hz. gibi büyük mutasavvıfların şiirlerinden oluşurdu. Bugüne intikal etmiş bazı kaynaklara dayanarak 19. yüzyılda İstanbul’da Âmin Alaylarında okunan ilahilerinden bazı örnekleri şöyle verebiliriz:
    Güftekârı bilinmeyen, bestesi Hafız Zekai Dede’ye ait acemkürdi makamındaki ilahi :
    Ya İlahî başlayalım ism-i Bismillâh ile
    Bu duâya el açalım ism-i Bismillâh ile
    Sen kabûl eyle duâmız Besmele hürmetine
    İlmini eyle müyesser yâ İlâhe’l-âlemîn

    Güftesi Yûnus Emre’ye, bestesi Hafız Zekai Dede’ye ait hüzzam makamındaki ilahi:
    “Ne bahtlı ol kişi kim okuduğu Kur’ân ola”

    Güftesi Yunus Emre’ye, bestesi Hafız Zekai Dede’ye ait uşşak makamındaki ilahi:
    “Allah emrin tutalım rahmetin batalım”

    Güfte sahibi bilinmeyen, bestesi Hafız Zekai Dede’ye ait hisarbuselik makamındaki ilahi:
    “Yâ ilâhî sana geldik bizi mahzûn eyleme”

    Güftesi Nakşi Şeyhi Kâmil Efendiye, bestesi Hafız Zekai Dede’ye ait rast makamındaki ilahi:
    “Tövbe edelim zenbimize tübtü ilallah”

    (Not: Yukarda isimlerini zikrettiğimiz eserlerin bestesi, Hafız Zekai Dede’ye aittir. Hafız Zekai Dede bu eserleri kendi torunu Hafız Münir Ökten’in Âmin Alayı töreninde okunmak üzere bestelemiştir.)

    Güftesi Sultan II. Mustafa’ya ait, bestekârı bilinmeyen eviç makamındaki ilahi:

    “Yessir lenâ hayre’l-umûr” (Hayırlı işlerimizi kolaylaştır yâ Rabbi) nakaratlı (Allāhu Rabbî lâ-yezâl)

    Güftesi Halveti Şeyhi Zekai Efendi‘ye (Oruç Baba diye bilinir) bestesi son Osmanlı padişahı Sultan Vahdeddin’e ait hüzzam makamındaki ilahi:
    “Gel vücudun âteş-i aşk-ı Habîbullah’a yak”

    Farsça güftesi Molla Câmî’ye (Türkçe çevirisi Mevlevi Köseç Ahmed Dede’ye ait); bestesi İsmail Dede Efendi’ye ait suzinak makamındaki ilahi:
    “Ben bilmez idim gizli ayan hep sen imişsin”

    Güftesi Yûnus Emre’ye ait bestekârı bilinmeyen hicaz makamındaki ilahi:
    “Şol cennetin ırmakları akar Allah deyü deyü”

    Güftesi Kadiri Şeyhi Saffet Efendiye ait, bestekârı bilinmeyen hüzzam makamındaki ilahi:
    “Gözüm ki kane boyandı şarabı neyleyim”

    Güftesi Halveti Şeyhi Seyyid Seyfullah Efendiye ait, bestekârı bilinmeyen segâh makamında ilahi:
    “Bu aşk bir bahr-i ummandır buna hadd ü kenâr olmaz”

    Güftesi Celvetî Pîri Aziz Mahmud Hüdai’ye, bestesi Reisülkurra Hafız Zekaizâde Ahmed Irsoy’a ait beyati makamındaki ilahi:
    “Münâdîler nidâ eyler gel Allah’a”

    Güftesi Yûnus Emre’ye ait bestekârı bilinmeyen saba makamındaki ilahi:
    “İsm-i sübhân virdin mi var bahçelerde yurdun mu var”

    Güftekârı, bestekârı ve makamı bilinmeyen bazı eserlerde şunlardır:
    “Yâ ilâhî zâtı pâkin hürmetine el-aman”
    “Râhat-ı cân ister isen her seher Kur’an’a bak”
    “Yâ ilâhî bir bölük âciz kapına gelmişiz”

    19. yüzyılın sonlarından itibaren halk arasında çok beğenilen, güfte ve beste sahibi bilinmeyen ısfahan makamındaki “Ey gâziler yol göründü yine garîb serime” ile güftekârı bilinmeyen, bestesi Müezzinbaşı Rıfat Bey‘e ait rast makamındaki “Sivastopol önünde yatar gemiler” marşları da Âmin Alaylarında okunan eserlerdendir. Sultan II. Abdülhamid devrinde Âmin Alaylarında Batı müziği kurallarına göre bestelenmiş bazı marşların da okunduğu ve bunların sonunda “padişahım çok yaşa” diye bağırıldığı bilinmektedir. Bu ilahilerin sözel yapısı incelendiğinde Allah’a ve Hz. Peygamber’e sevgiyle bağlanarak itaat etme, Allah’ın nimetlerine şükür etme, Allah’tan yardım dileme, Hz Peygamber’in şefaatine nail olma ümidi, ilim, irfan öğrenmenin önemi ve vatan sevgisi gibi konuların vurgulandığı görülür.

    Gülbank:
    Gülbank, Farsça kökenli olup “Gül sesi” anlamına gelir. Kültür tarihimizde gülbank; dua etmek için toplanmış bir cemiyet adına, bir kişinin yaptığı ve dinleyenlerin, genelde kısık bir sesle “Allah-Allah” diyerek eşlik ettiği özel bir duadır.

    Gülbank okuyuşunun kendine mahsus müzikal bir ahengi vardır. Bu duanın sözel yapısında, “Yâ Rab bizi hayırlara eriştir, şerlerden uzak eyle!” ifadeleri yerine, “Hayırlar feth ola, şerler def ola!” gibi ifadeler kullanılır. Bu ifade tarzı, Allah’a nazı geçen özel kişilerin kullanabileceği bir ifade biçimidir, onun içindir ki bilhassa dergâhlarda gülbankı ya şeyh efendi veya manevî mertebesi ona yakın birisi okurdu. Bektaşiliğin haricinde Mevlevilik, Kadirilik, Rıfailik, Halvetilik, gibi tarikatlarda da gülbank okuma, yapılan törenlerin sonunda icra edilirdi. Aslen Bektaşiliğe bağlı olan Yeniçeri Ocağı’na mensup askerlerin savaşta, düşmana saldırırken okunan gülbanka “Allah Allah” diyerek eşlik etmesi, günümüzde de Türk askerinin yaptığı uygulamanın kaynağıdır. Yine Yeniçeri Ocağının müzikal kolu olan Mehter takımlarında, eserlerin icrası sonrasında gülbank okunması bir kuraldır. Gülbank okuma, tarihî Kırkpınar güreşleri başta olmak üzere bütün yağlı güreş karşılaşmalarında, bugün dahi devam etmektedir.

    Âmin Alayı töreninin sonunda okunan ve bazı bölgelere göre farklılıklar gösteren çeşitli gülbank metinleri vardır. Gülbankçı denen kişinin veya hocanın okuduğu bu gülbanklerden günümüze metni ulaşmış biri şöyledir:

    “Allah Allah, illallah! Celîlü’l-Cebbâr, Muînü’s-Settâr, Hâliku’l-leyli ve’n-nehâr, Lâ-yezâli Zü’l-celâl birdir Tanrı. Erin erliğine, Hakk’ın birliğine, dîn-i mübîn uğruna, şehid olan gaziler aşkına diyelim aşk ile bir Allah. Allah Allah Allah, dâim hay! (üç defa). Evveli Kur’an, âhiri Kur’an. Tebâreke’l-lezî nezzele’l-furkān. Eli kan, kılıcı kan, sînesi üryan, ciğeri püryan. Dîn-i mübîn uğruna şehid olan gaziler aşkına diyelim aşk ile bir Allah. Allah Allah Allah, dâim hay! (üç defa). Evveli gazâ, âhiri gazâ, inâyet-i Hudâ, kasd-ı a‘dâ, dîn-i mübîn uğruna şehid olan gaziler aşkına diyelim aşk ile bir Allah. Allah Allah Allah, dâim hay! (üç defa). Hacılar, gaziler, râviler; üçler, yediler, kırklar; gülbang-i Muhammedî, nûr-i nebî, kerem-i Ali, pîrimiz, üstâdımız Hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn-i Velî gerçekler demine, devrânına hû diyelim, Hûûu!”

    Mektep gülbankında Hz. Osman’ın (ra.) isminin “pîrimiz üstadımız” şeklinde geçmesi, onun Ashab-ı Kiram içinde, az sayıdaki okuma yazma bilenlerden biri olması ve bilhassa Kur’ân-ı Kerîm’in yayılmasındaki hizmetlerinin, yetişecek yavrulara örnek olması sebebiyledir. Yine Mektep gülbankının içeriğine dikkat edildiğinde, yetişecek çocukların ilim ve irfan sahibi olarak yetişmelerinin yanı sıra, inandığı değerlere düşmanlık edenlere karşı da güçlü olmaları vurgulanmıştır.

    Pedagoglar tarafından takdir edilen ve yukarıda arz etmeye çalıştığımız Âmin Alayı geleneğimiz “Acaba güncellenerek tekrar uygulanabilir mi?” sorusunu insanın aklına getiriyor. Elbette bu mümkün, mevcut eğitim anlayışımızda sevgiye dayalı otoriteyi ve samimiyeti kullanırsak bakarsınız, bu ince ve estetik mirasımız tekrar yaşanır hâle gelir. Ancak günümüzde din adına verilen eğitimdeki aksaklıkların kaynağı muhabbetsizliktir. Atalarımızın eğitim sisteminin temelinde, Yûnus Emre ve diğer velilerin ilahilerinde saklı olan Allah ve Peygamber aşkı olduğunu unuttuk. Bu ruhu kazanmak, göğsü imanlı, yüreği sevgi ile dolu nesiller yetiştirmek için Allah dostlarının ilahilerini önce bizim öğrenip sevmemiz şart. Yoksa bugünlerde kimi çevrelerde sergilenen, şeklen adına Âmin Alayı denen çapsız, kültürsüz gösterilerin kimseye faydası olmayacaktır. Evet dostlar, biz sözümüze burada son verip sizleri Âmin Alayı geleneğimizin ruhunu çok güzel ifade eden, merhum Mehmed Akif’in aynı adlı şiirine kulak verelim. Bu şiirin ilk kısmındaki ilahi, Kadiri Şeyhi Saffet Efendi’ye aittir. Âmin Alaylarında ilahi olarak daima okunan bu ilahiyi Mehmed Akif bu şiiri hüzzam makamındaki bestesiyle çok sever ve her fırsatta okurmuş:

    “Gözüm ki kana boyandı, şarâbı neyleyeyim?
    Ciğer ki odlara yandı, kebâbı neyleyeyim?
    Ne yâre yaradı cismim, ne bana, bilmem hiç!
    İlâhî ben bu bir avuç türâbı neyleyeyim?
    Âmîn! Âmîn!”

    En önde, rahlesi âguş-i ihtiramında,
    Ağır ağır yürüyen bir dokuz yaşında melek
    Beş on adım geriden, pîş-i ihtişâmında,
    Şafak ziyâları hattâ ufûl edip gidecek
    Kadar latîf, iki ma’sûmu bir açık payton
    Vakâr u nâz ile çekmekte; arkasında bunun,
    Küçük adımlı yaman bir tabur ki hayli uzun!

    O rûhtan daha sâfî olan yüreklerden,
    Zaman zaman bir ilâhî terâne yükseliyor;
    Bu cûş-i safvetin aksiyle tâ meleklerden
    Zemîne doğru bir «âmîn! » sadâsıdır geliyor.
    Muhîti her birinin bir sabâh-ı nûr-â-nûr,
    Bütün bu kâfile efrâdı, pür-sürûd-i sürûr,
    Yarıp önünde duran halkı muttasıl gidiyor!
    Bu bir ketîbe-i ma’sûmedir ki ey millet:
    Selâma durmalısın şanlı reh-güzârında;
    Bu bir cenâh ki: Âtîde bir ufak hareket
    Yapıp cihanları oynatmak iktidârında!
    Gelir de sâye-i imdâd-ı Hak’ta bir gün, bu,
    Girer diyâr-ı meâliye doğrudan doğru.
    Bu ancak işte, eğer varsa, şanlı bir ordu!

    Evet, ilerlemek isterse kârvân-ı şebâb,
    Yolunda durmaya gelmez. O, çünkü durmayarak
    Sabâh-ı sermed-i âtîye eylemekte şitâb;
    O çünkü isteyemez hâle katlanıp durmak!
    Onun kudûmü için nâzenîn-i istikbâl,
    Açar da sîne, o olmaz mı per-güşâ-yi visâl?
    Durur mu artık onun karşısında mâzî, hâl?

    Fakat o zemzemeler uçtu hep dudaklardan…
    Sürûd-i neşve bu âlemde pek süreksizdir!
    Ağır ağır geçiyorken alay sokaklardan,
    Gelir de caddenin ağzında mıhlanır, dikilir,
    Mehîb-manzara bir anlı şanlı gerdûne;
    İçinde pudralı üç kanlı çehre! Neyse yine
    Yol açtı bir iri ses mevkibin geçip önüne:
    – Siz ey heyâkil-i bî-rûhu devr-i mâzînin,
    Dikilmeyin yoluna kârvân-ı âtînin;
    Nedir tarîkini kesmekte böyle isti’câl?
    Durun, ilerlesin Allâh için, şu istikbâl.
    Şiirin günümüz Türkçesi:

    En önde, rahlesini saygıyla kucaklayarak,
    Ağır ağır yürüyen dokuz yaşında bir melek;
    Beş on adım geriden, ihtişamı karşısında,
    Şafak ışıkları bile neredeyse sönüp gidecek
    Kadar güzel, iki masumu açık bir fayton
    Vakar ve nazla çekmekte; arkasında bunun,
    Küçük adımlı yaman bir tabur ki hayli uzun!

    O  ruhtan daha saf olan yüreklerden,
    Zaman zaman bir ilahi ezgi yükseliyor;
    Bu saf coşkunun yankısıyla ta meleklerden
    Yeryüzüne doğru bir “amin!” sesidir geliyor.
    Her birinin çevresi aydınlık bir sabah,
    Bu kafilenin tüm fertleri neşeyle cıvıldaşıyor
    Yarıp önünde duran halkı, durmadan gidiyor!

    Bu masum bir kafiledir ki ey millet;
    Selama durmalısın geçtiği şanlı yerde;
    Bir kanattır ki bu: Ufak bir hareketle
    Dünyayı yerinden oynatacak güçte!
    Gelir de Allah‘ın yardımıyla bir gün, bu,
    Yükselir yüce makamlara dosdoğru.
    Budur işte ancak, eğer varsa şanlı bir ordu!

    Evet, ilerlemek isterse gençlik kervanı,
    Yolunda durmaya gelmez. O, çünkü durmayarak,
    Geleceğin bitmeyecek sabahına koşmaktadır;
    O çünkü isteyemez şu ana katlanıp durmak!
    Nazlı gelecek, ilerleyebilmesi için onun
    Kucak açar da, o kanat açmaz mı ulaşmak için?
    Durur mu artık onun karşısında geçmiş, bugün?

    Fakat o güzel ezgiler uçtu hep dudaklardan…
    Sevinç şarkıları bu âlemde pek süreksizdir!
    Ağır ağır geçiyorken alay sokaklardan,
    Gelir de caddenin ağzında mıhlanır, dikilir,
    Heybetli görünen anlı şanlı bir araba;
    İçinde pudralı üç kanlı çehre! Neyse yine,

    Yol açtı bir iri ses alayın geçip önüne:
    -Siz ey ruhsuz heykelleri geçmiş devrin,
    Gelecek kervanının önüne dikilmeyin;
    Nedir yolunu kesmekte böyle acele etmek?
    Durun, ilerlesin Allah için, şu gelecek!

    1. 1 Talip Mert, “III. Selim’in ilk Besmelesi”, Musıki Mecmuası, S.470:20, s.61-62.
    2. 2 I. Abdülhamid’in şehzadesi IV. Mustafa, 8 Eylül 1779 tarihinde doğmuş, 16 Kasım 1808’de boğdurularak öldürülmüştür. IV. Mustafa sadece bir yıl iki ay tahtta kalabilmiştir. Doğum tarihi bilinmeyen Şehzade Süleyman 1786’da vefat etmiştir. Her iki şehzade, babalarıyla birlikte İstanbul Bahçekapı’daki Hamidiye Türbesi’nde metfundur.
    3. 3 Ali Emiri Millet Ktp., Tarih Yazmaları, no:387.
    4. 4 Bkz. Neslihan Koç Keskin, “I. Abdülhamit’in Şehzadelerinin Bed’-i Besmele Törenini Anlatan Enderûnlu Fâzıl’ın Sûrnâme-i Şehriyâr’ı Üzerine”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, sayı:27, 2010, s.149-186.