İSLAM MEDENİYETİ VE FELSEFESİNİN TEŞEKKÜLÜNDE İLK BİLİM TASNİFLERİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Sunuş:
    Her medeniyeti, diğer medeniyetlerden farklı ve biricik kılan özellik “bilgi ve (b)ilim”e dair tasavvurlarıdır. Bu tasavvurlar çerçevesinde insan-tabiat-yaratıcı ilişkilerini temellendirir. Bilgi”nin mahiyeti, felsefe tarihinin ilk dönemlerinden beri üzerine düşünülen bu kavram genel olarak “test edilmiş, haklı kılınmış doğru inanç” olarak tanımlanır. Bilgiyi bir inanç tarzı şeklinde sunmak, hem bilginin hem de inancın aynı objelere sahip olduğunu gösterir.

    Burada inanç (belief) ve “doğru” (truth) ve doğrulanmış, haklı kılınmış, muhakeme ve test edilmiş (justified) sözcüklerine dikkat edilmelidir. Çünkü bu “bilgi”den, evreni anlama ve açıklamaya yönelik olan gözlem ve deney üzerine kurulu bilgilerin sistematik ve organize edilmiş şekli olan “bilim” (science) üretilmektedir. “(B)ilim” terimi Tanrı-evren ve tabiat irtibatına dair bilgilenmelerin sonucunda ortaya çıkan “sistemli fikrî faaliyet”i ifade eder, bunu gerçekleştiren kişiye de “Âlim” denir. Eğer âlim; varlık, bilgi ve değer üzerine eleştirel, tutarlı, rasyonel, sistematik, bütüncül bir sistem oluşturabiliyorsa ona filozof denilebilir. Bu anlamda bilgi, kişinin bilen (âlim) ismini alabilmesi için edinmesi gereken bir gerekliliktir Bilgi/ilim artık öyle bir vasıftır ki, bununla yaşayan kişiden cahillik, şüphe veya sanı uzaklaşır.”1

    Bunu demek, “bilimsel gözlem, yorum ve deneye dayanmayan; kökünü doktrinlerden alan inanışların hiçbirinin bilim eğitiminde yer almaması gerektiğini ortaya çıkarır mı? Yani kendimiz ve evren hakkında görüş edinme yolu sadece bilim/science ile mi olur? Bu sorunun cevabı için bilim teriminin sınırlarının çizilmesi son yüzyıl içinde olduğunu, kendine özgü bir görevi ve amaç belirleyerek bağımsızlığına kavuştuğunu hatırlamak gerekir. Bu bağlamda etimolojik olarak bilim terimi, evrensel olarak kabul edilmiş veya büyük oranda benimsenmiş oldukça sıkı bir yöntemselliğe ve sistematik prensipler bütünlüğüne işaret eder.

    Pozitif/müspet bilimler tam olarak bu anlamı karşılar ama insan-insan ve insan-tabiat ilişkilerini analiz etmede ve Aşkın Bir Güç’ün etkisi ve mahiyeti hakkında incelemeler yapan ilimlerin verileri nasıl değerlendirilecektir? Çünkü klasik/çizgisel ilerlemeci bilim tasavvurunun iddia ettiği gibi bütün disiplinler için geçerli olabilecek tek ve değişmez bir yöntemsellik olmadığı, etkinlik olarak bilim tasavvurunu benimseyenlerce söylenmektedir. Bunlara göre her özel bilgi türünün yine kendine özgü bir bilgi etkinliğiyle elde edilmesi gerekir.2 Çünkü “bilim, doğaya ait gerçekleri basit bir şekilde bir araya getirmek değildir; bu gerçekler arasında kurulan mantık ilişkilerinden meydana gelen ve bir varsayım ya da bir teori ortaya koymaya imkân veren bir sistemdir. Bu teori, formüllendirilmiş olduğu dönemin genel bakış açısıyla yoğrulmuştur”.3 Dolayısıyla insana dair bilgilerin bağımsız bir araştırmalar alanı olabileceğini; bu bağlamda, sosyolojisi, psikoloji, antropoloji, siyaset gibi kendine özgü bir epistemolojik statüye veya bir metodolojiye sahip beşerî/tinsel ilimler vardır.4

    Bu çerçevede pozitif bilimler yasa koyucu (nomotetik), deneysel, açıklayıcı, çözümleyici; beşerî ilimler ise bir defalık olanı anlamaya yöneliktir, yani idiografik olduğu söylenebilir.5 Durum böyle olunca, düşünce tarihinde yapısı gereği eklektik olmayan bir gelenek olmadığından hareketle bilgi, b/ilim ve teknoloji kavramlarının teşekkülünde bir etkileşim, değişim ve dönüşüm olması doğaldır. Dolayısıyla bir medeniyetin teşekkülünü belirleyen önemli oranda bu kavramlar olup, karşılaştığı ve bir nevi hesaplaştığı medeniyetlerden de bir değişim/dönüşüm sağlayarak alabilir.6

    Bu noktada felsefenin varlık (Tanrı-evren) bilgi ve değer üzerine sistematik düşünceler üretmeyi, böylece insanın içinde bulunduğu sorunlara çözüm önerileri üretmeye, mevcut seçenekleri artırmaya çalışan bir üst disiplin olarak görüldüğünü belirtmek gerekir. Bilgi türleri olarak gündelik bilgi, dinî bilgi, teknik ve bilimsel bilgi ile sanat bilgisi üzerine yoğunlaşan disiplinler felsefenin alt kollarını oluşturur. Çünkü “Bilim”, aklın bir ürünüdür, ama bilgiyi kavramamız ve edinmemizin nasıl olacağı sorusuna verilen cevabın insani bir boyutu vardır. Dolayısıyla insanlar, edebiyat, sanat, felsefe ve dinî deneyimlerle kendisi ve evren hakkında bilgi edindiğine göre beşerî/tinsel ilimlerin verilerinin önemi de tartışılmaz. Din, bu anlamda, çağdaş bilimin sağlıklı büyüyebileceği entelektüel bir iklimin oluşturulmasında tarihî bir rol oynamıştır.

    Tanrı, ister isim ister sıfat olarak kabul edilsin Hz. Âdem’den itibaren insanlara dünyada refah, ahirette felahı sağlayacak ilkeleri, farklı zaman ve mekânlarda, farklı dillerde farklı uygulayıcılara (nebi/resul) göndermiştir. Bu anlamda ilk ve son peygamberlere gönderilen mesajların ortak adı “İslam”dır. Tanrı’nın evreni nasıl yarattığını anlayıp açıklamak tabii/pozitif bilimlerle, evreni ve insanı niçin yarattığı sorusunun cevaplarını ise tinsel/beşerî ilimler arar. Üretilen bilgilerin pratiğe nasıl aktarılacağı üzerinde bir siyaset ve ahlak/değer felsefesi düşünür. Her dönemin bilgi-bilim tasavvurlarının ortaya çıkardığı medeniyetler farklı isimlerle (Sasani, Grek/Bizans ve Çin-Hind) ile anılırdı. Hz. Muhammed (s.a.v.) gönderilen son mesaj içlem ve kapsam münasebeti gereği önceki medeniyetler ile yüzleşti. İslamiyet, kısa sürede kendine özgü bir bilgi, bilim ve medeniyet kurgusu oluşturdu.

    Bu bağlamda alimlerimiz, bu medeniyetlerle karşılaşmadan önce tefekkürü kendi öncülleri üzerinde yaparak sorunlara çözüm önerileri üretmeye çalıştılar. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in gönderilen vahyî bilgileri hayata geçirilmesiyle yeni bir medeniyet tasavvurunun da temelleri atılmış oldu. Diğer medeniyetlerin bilgi ve bilim tasavvurlarını tercüme ederek tahrif olmamış (şer’u men kablana) unsurlara da dikkat ederek, İslam bilgi ve bilim tasavvurunu oluşturanlara Müslüman alimler ve filozoflar diyoruz.

    Bu noktada Kindî ilk Müslüman felsefecidir. Fârâbî, varlık, bilgi ve değer üzerine sistematik ve tutarlı bir model ürettiği için Meşşâî geleneğin kurucu filozofudur. Onun yoğun çabası, Grek felsefesinin tanıtılması ve oluş ile yaratılış kavramları arasındaki çelişkinin giderilmesine yönelikti. Bunun için “Doğu/İşrâk Felsefesi” teşekkülünün de öncü filozofudur. İbn Sînâ ve İbn Tufeyl bu projeyi geliştirdi. Hermes döneminden Empedokles, Pythagoras gibi filozofların içsel deneyimlerinden hareketle Suhreverdî bunu felsefi bir sistem hâline getirdi. Yöntemi hikmetin önderi Eflatun’un sezgi tasavvurudur. Ona göre “Hikmetü’l İşrâk” Allah yoluna adanmış kişilerin yardımıyla teşekkül etmiştir.7 İşte bu gerekçelerle Fârâbî’yi “kurucu filozof” olarak görüyor İhsâu’l-Ulûm’u da “Felsefeye Giriş” metni olarak değerlendiriyoruz.8

    1. İslam Felsefesinde İlk Bilim Tasnifleri
    Kindî (185/796-260/873) fi Aksami’l-Ulûm; Ebu Nasr el-Fârâbî İlimlerin Sayımı Hakkında Kitap ile Tanrı-evren irtibatının mahiyetini inceleyen, nasıl yarattı sorusunun cevabını arayan b/ilim tasnifleri ile niçin yarattı cevabını arayan ilahiyat/felsefe ve medeni (sosyo-politik) ilimlerin tasnifleri yapmışlardır. Kindi Aristoteles’in Kitaplarının Sayısı Üzerine isimli risalesinde; bilgi ve bilimleri tasnif ederken, kaynağını yani ilahi ve insani olması açısından temel alarak, Dinî/ilahi ilim ve “İnsani İlim” ayrımını yapmıştır. Vahyin, irade ve istek dışı bir şekilde, matematiksel ve mantıksal yöntemlere başvurmadan seçilmiş insanlar vasıtasıyla bizlere ulaşması salt bilginin kaynağını belirtmesi açısından önemlidir. Yoksa insan fıtratına uygunluğu açısından akıl onu kabul etmek zorundadır. Vahyin, indirildiği dönemdeki beşerî sorunları merkeze alarak insani çözümler üretmesi de bunun örneğidir.9

    Kindî’nin insani ilimlerden kastı ise felsefi bilimlerdir. Bunlar da kendi arasında “doğrudan (bizatihi) ilim ve diğer bilimler için alet ve başlangıç olarak ilim” diye ikiye ayrılır. Bizatihi/teorik ilimler, fizik, psikoloji ve metafiziktir. Psikolojinin daha ilk dönemde bir bilim olarak sunulması ve fizik ile metafiziğe geçişte bir aracı ve eşik olarak durması özellikle araştırılması gereken bir noktadır. Pratik bilimler ise ahlak ve siyasettir. Başka ilimlere giriş niteliğinde olan bilimler ise mantık ve matematiktir. Matematik o kadar önemlidir ki, bunu bilmeden felsefe tahsili yapmanın imkânı bile yoktur. İslami ilimlerden kasıt, tefsir, hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf gibi disiplinler; akli bilimlerden kasıt ise, matematik, astronomi, fizik, kimya, coğrafya, botanik gibi bilimlerdir. Bu bilim dalları felsefi açıdan söyleyecek olursak, teorik bilimler olarak metafizik, matematik, fizik; pratik bilimler olarak ise ahlak, ev yönetimi (tedbiru’l-menzil) ve siyaseti (tedbiru’l-mudun) sayabiliriz.10

    Felsefe tarihinde Aristoteles’ten sonra “İkinci Muallim” sıfatını kazanan Fârâbî, (873/259) Porfiryus’un İsagoge adlı eserine John Philoponos (Yahya en-Nahvî) tarafından yazılmış şerh aracılığıyla İslam dünyasına intikal etmiş olan Aristocu ilimler tasnifiyle, Kur’an ve özellikle Şeriat’tan türetilen disiplinlerle bir uzlaştırmaya çalışır.11 Bu çaba, kanaatimce bilimlerin İslamileştirilme ve/ya İslami bilim projelerinin ilk örneğidir.12 İlimleri ilk önce beş büyük kısma böler: 1. Dil, 2. Mantık, 3. Talimi, 4. İlahiyat, 5. Medeni ilimler. Ardından daha temel bir ayrım yaparak Nazari ilimler, Talimî ilimler, Tabii ilimler ve İlahiyat ilmini inceler. Amelî ve Felsefi ilimleri ise yukarda belirttiğimiz üzere Ahlak ve Siyaset ilmi olarak tasnif eder.

    Tanrı-evren ve insan ilişkisini açıklarken, önce dil ve düşünce irtibatını, bunun mantıklı sunumunun nasıl olacağını belirtir. Tanrı ve evren ilişkisinin nasıl kurgulandığını, yaratılması sürecini ve bunun mahiyetini inceleyen müspet/doğa ilimlerini belirtir. Sonra Tanrı’nın evreni niçin yarattığını, insanın varoluş anlamını ilahiyat ve felsefe bağlamında müzakere eder. Verilerin nasıl hayata geçirileceğini medeni ilimler (siyaset/fıkıh ve kelam) bağlamında inceler.13 Bu kitabı “Felsefeye Giriş” olarak değerlendirmemizin nedeni, dilin yapısı ve felsefesi ile başlayarak bir nevi “düşüncenin grameri”ni ortaya koymasından dolayıdır. Ardından özellikle medeni ilimler bağlamında hukuk, siyaset ve ahlak ilişkisini ele alıp, bunların ilahiyat ile irtibatını kurması, İslam medeniyet tasavvurunun metafiziksel temellerini ortaya koyacak niteliktedir.

    Meşşâî geleneğini daha sistematik hâle getiren İbn Sînâ (980/1037) Kitabü’ş-Şifa adlı eserinde ayrıntılı olarak Mantık bağlamında el-medhal, kategoriler, önermeler, kıyas, burhan, cedel, sofistik deliller, hitabet ve poetika/şiir’i inceler. Tabiat ilimleri olarak da Fizik, (es-Simau’t-Tabii) Gökyüzü ve âlem, oluş ve bozuluş (el-kevn ve’l-fesad), etkiler ve edilgiler (el-efalu ve’l-infialat) mineroloji ve meteoroloji (el-Maadin ve’l-asar’l-ulviyye), psikoloji (Kitabu’n-nefs), botanik (Kitabu’n-nebat) ve biyoloji (Kitabu’l-hayavan) inceler. Matematik ilimleri olarak da geometri (usulu’l-hendese), aritmetik (el-hesap), musiki (Cevamiu ilmi’l-Musiki), astronomiyi (İlmu’l-heyet) tahkik edilir. Ardından metafizik (ilahiyat) incelenir.14Görüldüğü üzere Kindî, Fârâbî ve İbn Sînâ’nın bilimler tasnifinin öncelemeleri ve önemini belirtmeleri, Tanrı-evren ve insan ilişkisinin kurgusunun nasıl yapıldığını gösterir. İnsanın gerek kendi, gerekse dış dünyanın doğasını Allah’ın ayetleri/simgeleri olarak görüp, anlamaya ve açıklamaya çalışması sonucunda (kategorik bir ayrım olarak ortaya çıkan) akli ve İslami/şeri ilimlerin sistematize edilmesi felsefi düşüncenin teşekkülünde önemli rol oynamıştır. Felsefe klasiklerinin yanı sıra kadim kelam/teoloji kitaplarında ilk konu, bilgi ve bilginin elde edilmesi ve tasnifi, duyular, akıl ve haber-i mütevatirin neliği konuları oluşturmaktadır. Bu husus, İslam’ın kendine özgü bir “episteme”sinin, bir “paradigma”sının olduğunu, her dönem bunlar arasında cedel ve/ya burhan yöntemini tercihe göre bir rekabet ve yarışmanın bulunduğunu da göstermektedir.

    2. Günümüzde İslam Bilgi ve Bilim Tasavvurları
    İslam dünyasında fıkhi özgürlük için fikrî özgürlük ve özgünlüğün temini geleneksel bilgi, bilim tasavvuru ve medeniyeti ile mevcut hâkim Batı paradigmasının bilgisel zeminini müzakere etmekten geçer. Bu bağlamda İsmail Raci Fârûkî, Naquib al-Attas ve Hüseyin Nasr gibi âlimler, İslam medeniyetinin teşekkülünde olduğu gibi bir sürecin yaşanması ve diğer özellikle de Batı Medeniyeti verileriyle yüzleşilmesinden geçtiğini düşündüler. Çünkü modern eğitim, öğretim ve metodolojileri geliştirememek, yabancı düşüncelere fikrî ve siyasi bağımlılığı beraberinde getirmiştir.

    Bu çabalarla İslam ülkelerinde İslami eğitim ve öğretim sürecinde yaşanan büyük durgunluk sonucunda oluşan fikri bunalıma epistemik çözüm önerileri aranmaktadır. Bu ayrı bir çalışmanın konusu olmakla birlikte burada vurgulamak istediğimiz husus, öncelikle Tevhit ve Yaratılışın Birliği İlkesine dikkat edileceğidir. Böylece evreni anlama ve açıklama çabaları ve/ya evreni Tanrı’nın ayetleri/simgeleri olduğu görülecektir. Çünkü Tenzil-i Kur’an ile Tekvin-i Kur’an (tabiat ve tabiat bilimleri) aynı Hakikat’ı iki farklı bilme türüdür.15

    3. Sonuç:
    Geleneksel yöntemin aksaklıklarını giderek, Allah’ın, yaratılışın, hakikatin ve bilginin birliği ilkeleri üzerine kurulan yeni İslami yöntemden çıkarılan ontolojik-epistemolojik ilkeler ayrıntılı bir şekilde incelendiği zaman modern disiplinleri ve İslami birikimi iyi öğrenmek ve hâkim olmak ve bunlar arasındaki özel irtibatı keşfederek ortaya koymak mümkün olacaktır.

    *Prof. Dr., Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İslam Felsefesi Anabilim Dal

    1. 1 Franz Rosenthal’ın Knowledge Triumphant: The Concept of Knowledge in Medieval Islam, Leiden. 1970, s.52, 66
    2. 2 Elisabeth Ströker, Bilim Kuramına Giriş, çev. D. Özlem. İstanbul 1990, s.7, 13. Mevlüt Uyanık, Felsefi Düşünceye Çağrı, Ankara.2012, s. 85-122
    3. 3 Colin A. Ronan, Bilim Tarihi: Dünya Kültürlerinde Bilimin Tarihi ve Gelişmesi, çev. E. İhsanoğlu, F.Günergun, Tubitak. Ankara 2003, s.5
    4. 4 Julien Freund, Beşerî Bilim Teorileri, çev. B.Yediyıldız, TTK, Ankara. 1991, s.3 vd
    5. 5 Ströker, age, s.16
    6. 6 Rosenthal, age, s.1
    7. 7 Şihabeddin es-Suhreverdî, İşrak Felsefesi, çev. E. Bekiryazıcı, Ü. Sami, İstanbul.2015, s.6-8
    8. 8 Mevlüt Uyanık, “İslami İlim Kavramsallaştırması”, İslamiyat, c. 6, sayı: 4, 2003, ss. 13-36
    9. 9 Kindi, “Risale fi Kemiyeti Kutubi Aristutalis ve ma Yuhtacı ileyhi fi Tahsili’l-Felsefe”, Kindî Felsefi Risaleler, Çev: Mahmut Kaya, İstanbul 2002, s. 17, 263
    10. 10 Mevlüt Uyanık, Çağdaş İslam Bilimine Giriş, Ankara. 2012, s.38-39.
    11. 11 Fârâbî, “Kitabu’l-Burhan”, el-Mantık ınde’l-Fârâbî, tahk.: Macit Fahri, Beyrut 1986, s. 53, “Kitabu’l-Cem beyne Ra’ye’l-Hakimeyn”, İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri içinde, çev.: Mahmut Kaya, İstanbul 2003, ss. 151-181
    12. 12 Uyanık, agm, 13-36
    13. 13 Ebu Nasr el- Fârâbî, İlimlerin Sayımı, çev. M. Uyanık, A. Akyol, Ankara. 2017, s.13-73
    14. 14 İbn Sina, Kitabu’ş-Şifa: Fizik II, Çev: M. Macit. F. Özpilavcı, İstanbul 2005, s. VX
    15. 15 Mevlüt Uyanık, “Çağdaş İslam Düşüncesi Bağlamında Varoluşsal Arayışlar Olarak “Bilginin İslamileştirilmesi” ve “İslami Bilim” Projeleri”, Bilim Tarihi ve Felsefesi: Tarih ve Problemler, editör Ömer Bozkurt, Mardin 2016, s.159-194