SEBÎLÜRREŞÂD’DAN ELMALILI HAMDİ YAZIR’A GÖRE İSLAMİ İLİMLERİN RUHU VE TASNİF KARAKTERİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsiriyle tanınan son devir din bilginlerinden ve bilgelerinden Elmalılı Muhammed Yazır (d. 1878/Elmalı-Antalya, ö. 1942/Erenköy-İstanbul) Küçük Ayasofya ve Beyazıt medreselerinde dersler aldıktan sonra Osmanlı’da kadı vekilleri yetiştiren Mekteb-i Nüvvâb’ı birincilikle bitirir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ilmiyye şubesine üye olur. Batılı tarzda bir meşrutiyet fikri yerine, çağdaş bilim ve medeniyet birikiminden istifadeyle İslami ilke ve pratiklere uygun bir insan, toplum, siyaset ve medeniyet modeli etrafında çalışmalar serdetmeye başlar. Beyazıt Medresesi’nde iki yıl süren dersiamlık vazifesinin akabinde II. Meşrutiyet’in ilk meclisine Antalya mebusu olarak girer. Osmanlı’nın pek çok ilmî kurumunda müderrislik yapan, başta mantık, fıkıh ve usûl-i fıkıh okutan Elmalılı’nın, Damat Ferid Paşa hükümetlerinde Evkaf Nazırlığı da vardır. İkinci rütbeden Osmanlı nişanı ile taltif edilmiştir. Cumhuriyet’in ilanı sonrası İstiklal Mahkemeleri tarafından gıyaben idama mahkum edilse de, İttihat ve Trakki Cemiyeti üyeliği sebebiyle serbest bırakılmıştır. Beraat sonrası bir geliri olmadığından Fransız felsefe tarihçileri Paul Janet ve Gabriel Sealles tarafından yazılan Histoire de la philosophie adlı eseri Metâlib ve Mezâhib ismiyle tercüme ederek maddi sıkıntısını hafifletmeye çalışmıştır. TBMM’nin Türkçe tefsir hazırlatma projesini üstlenmiş ve Hak Dini Kur’an Dili adlı başyapıtını kaleme almıştır. Kabri Sahrayıcedid mezarlığındadır.1

    Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde muasırları arasında ön plana çıkan Elmalılı Hamdi Efendi, geniş kültürlü, felsefe, edebiyat, hat ve musıki bilen bir münevverdir. Babanzâde Ahmed Nâim Efendi, Kâmil Miras, Ömer Nasuhi Bilmen ve Ahmed Avni Konuk gibi ulema ve urefa ile aynı çizgide yürümüş, İslami ilim geleneğinin yeni durumlar karşısında inkişafı için gayret göstermiştir. İslamcı kimliğe ve İslam medeniyetinin mahkûm değil hâkim pozisyonunda olması düşüncesine sahip mütefekkir, söz konusu inkişaf ve teceddüdün gerçekleşmesi için toplumsal vicdanın muhafazası, İslam bilimlerinde başlangıçtan beri var olan ve sürekliliğini koruyan bütüncül ahengin yeniden sağlanması, bununla birlikte modern bilimlerle karşılaşılması ve yüzleşilmesi, gerektiğinde Batı medeniyet birikiminden doğru biçimde istifade edilmesi, İslam medeniyetinde değişken ile sabit olanların iyi tespit edilmesi ve içtihat kapısının ardına kadar açılıp yeni müçtehitlerin yetişmesi için bilimsel kurumların yeniden yapılandırılması fikirlerini hararetle savunmuştur.

    İslami ilimlerin ilke, köken ve dallara ayrılmaksızın başlangıçta “mutlak fıkıh” veya “hikmet” adıyla genel, kuşatıcı ve farklı surette gözüken bilgiler arasında iç ahenge sahip tek bir ilim olduğunu belirtmiştir. Bu ilmin mevzuunun Kur’ân-ı Kerîm’in konusu olduğunu, kitabi değil şifahi bir gelenek üzere inşa edildiğini, diğer medeniyetlerle karşılaşma ve yeni problemlerin ortaya çıkmasıyla nas kaynaklı dinî ilimlerin zuhur edip kategorize edildiğini ileri sürmüştür. İlimler sayımının üst şemsiyesinde Taşköprizâde2 gibi klasik dönem Osmanlı ulemasının yaklaşımını sürdüren Elmalılı Hamdi, insan ruhunun ayırıcı özelliklerinin; idrakler ve idraklere dayalı fiiller, idrakler ile fiiller arasındaki münasebeti sağlayan irade gibi vicdanın yönelimleri olması sebebiyle tahsili zorunlu olan üç İslami ilimden bahseder: İdrakler alanına dair kelam, fiiller alanına dair fıkıh, vicdan alanına dair tasavvuf. Mütefekkire göre idrak/ilim ile amel/fiil arasındaki münasebeti güzel ve estetik bir biçimde sağlayacak bir terbiye süzgeci gereklidir. İşte bu terbiye sistemi tasavvufdur.

    Halvetiyye-Şa’bâniyye’nin Kuşadaviyye kolundan gelen Yakup Han Kaşgârî’nin halifesi Ayvacıklı Mehmed Kâmil Efendi’nin taht-ı terbiyesinden geçen Elmalılı Hamdi Efendi, “Küçük Hamdi” veya “Elmalılı Küçük Hamdi” künyesiyle Beyânu’l-hak, Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlürreşâd dergilerinde yirmiden fazla makale kaleme almıştır.3 Sebîlürreşâd’da (cilt: XIV, sayı: 364, sayfa: 256-260, 30 Şevval 1336/1918) yayınlanan makalelerinden biri, aşağıda günümüz ilgili okuruna yönelik hazırlanan “Ulûm-u İslamiyyenin Rûhu ve Mizâc-ı Tasnîfi” başlıklı yazıdır.

    İslami İlimlerin Ruhu ve Tasnif Karakteri
    İslami ilimler, gerek doğa altıyla gerek doğa üstüyle ilişkisi nazarıdikkate alınmak üzere ferdî ve toplumsal varlığın nitelik ve hükümlerinden bahseden disiplinlerdir.4 Dolayısıyla İslami ilimlerin genel konusu bireysel ve toplumsal açıdan insan nefisleridir. İlkeleri de kâinatın çeşitli seviyelerine dair bilgilerdir. İslami ilimlerin bu genel konusu Kur’an’ın mevzuu demek olduğundan İslami ilimlerin dayandığı üst şemsiye de Kur’ân-ı Kerîm’dir. Diğer tabirle Kur’an İslami ilimlerin kaplamıdır. Bunun için Kur’an’da insan ruhuna ait ledünni bilgiler bir esas olarak detaylıca izah edilmiş, diğer bilgiler ilkeler düzeyinde mücmel bir tarzda sembolik üslupla ifade edilmiştir.

    Genel ve kuşatıcı ilme “İslami hikmet” ve “mutlak fıkıh” tabiri kullanılmıştır. “Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir.” (Bakara suresi, 2:269) ayeti “hikmet”; “Allah kimin hakkında hayır dilerse, onu dinde fakih (fıkıh ehli) ve anlayışlı kılar” hadisi “mutlak fıkıh” isimlerini belirleyen dinî delillerdir. Bir İslam toplumu içinde hikmet veya mutlak fıkıh ilmini öğrenmek ve yaygınlaştırmakla görevli bir zümrenin bu ilmin varlığını koruması gerekliliğini bildiren “Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminde bir grup dinde (İslami ilimlerde geniş bilgi elde etmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.” (Tevbe suresi, 9:122) ayeti de mutlak fıkıh hakkında nazil olmuştur. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe mutlak fıkhı “insanın lehine ve aleyhine olan meseleleri bilmesi” şeklinde tarif eder. Buna göre “nefsin bilgisi” (ma’rifetü’n-nefs) şeklinde adlandırabileceğimiz mutlak fıkıh, felsefi ilimler arasında okuduğumuz psikolojnin ilkelerine sahiptir ve bu ilkeler en temel prensipleri içerir.

    İslam’ın ilk yıllarında müçtehitler dediğimiz ulema, İslami ilimleri ilkeler, kökenler ve dallar şeklinde kategorize etmeksizin “mutlak fıkıh” olarak tahsil ve tedvin ediyorlardı. O zamanlarda ilimlerin korunduğu mahzenler kitaplar değil, dimağlardan ibaretti. Kur’an’ın “Nun. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına andolsun.” (Kalem, 1) hikmeti henüz inkişaf etmemiş, kitapların tedavülüne önem verilmemişti. Kitap olarak yalnız Kur’an bulunuyordu. Kâinat kitabının gizemleri Kur’an’dan, Kur’an’ın kapalı yerleri kâinat kitabından okunuyor, insanoğlu ebedî ve sonsuz bir istikbale yönelik bir mutluluk hedefine doğru, bir seçilmiş ruh ile tefekkür ve akletmeye sevkolunuyordu. Her atılan ilmî adımda bütüncül ahengi temin eden gelenek ise İslami nakil bilgisi ve dinî naslarla tesis ediliyordu. Bu inşa sürecine ciddi önem atfedilmesi için her tür bilgi unsuru korunuyor ve kaydediliyordu. Bu minvalde genişlemeye başlayan İslam medeniyetinin diğer medeniyetlerle karşılaşması ve temasa girmesi üzerine doğal olarak medeniyetin ilerleme boyutları açıklık kazanıyor, açıklık nispetinde mesele nezaket kazandıkça ilimler arasındaki bütüncül ahengin önemi artıyordu.

    Şunu ifade edelim ki, ilimleri arasında ahengi olmayan bir cemiyetin medeniyet ahengi de yoktur. İlimler arasındaki ahengin kıvamı ise gelenek ile kaimdir. İlkokulda bir türlü, ortaokulda bir türlü, lisede başka türlü ahenk ve nizam içinde tahsil gören bir talebenin ilminin başlangıç seviyesinden kurtarma ihtimali nasıl yoksa; geçmiş, şimdi ve gelecek arasında ilimlerin ve medeniyetin kurucu unsurlarının bütüncül ahengi muhafaza edilemediği müddetçe yine aynı netice söz konusu olacaktır. Bugünkü Avrupa medeniyetinin Yunan-Roma medeniyetine öyle bir ahenkli bağlılığı vardır ki, bunu âdeta dümdüz bir çizgi üzerinde görmek gerekir. Yunan, Roma ve Avrupa medeniyetleri düz bir çizgi üzerinde uyumlu bir şekilde sıralanmıştır ki, bu sebeple söz konusu çizgide bir ayırıcı sınır ve yepyeni bir inkişafın merkezi olan İslam medeniyetine Batı medeniyeti tarafından göz yumulmamıştır. Ancak işlerine yarayan meziyetlerin elbisesi bir kenara atılıp başına şapka geçirilmedikçe, İslam medeniyetinin Yunan-Roma-Avrupa medeniyet çizgisi içinde yer bulmasına imkân tanınmamıştır.

    İlerleyen zamanda ilimler arasında söz konusu bütüncül ahengin korunamamasından dolayı bir iptidai durumdan diğer bir iptidai duruma atılmakla yetinmiş görünen İslami ilimler, gelişim döneminde gerek akıl ve nakle ait ilke ve kaynakların gerek insan nefsi konusunda ilgili kısımların tertip ve tasnifini gerektirmiş, ilk önce mutlak fıkıh itikat, amel ve ahlak kısımlarına ayrılmıştır. Çünkü insan ruhunun ayırıcı özellikleri, idrakler ve idraklere dayalı fiiller, aynı zamanda idrak ile fiil arasındaki münasebeti sağlayan irade ve ihtiyar gibi vicdanın yönelimlerinden ibarettir. Bu sebeple insanın idrak ettiği şeylerin en genel olanları içinde iman ve inanca yönelik genel düsturlardan bahseden ilme “fıkh-ı ekber” (en büyük fıkıh), diğer adıyla “akaid ve kelam ilmi”; fiil ve amellere dair ilme yalnız “fıkıh”; inanç ile amel arasındaki vicdani münasebetleri tasfiye ve terbiye edecek olan ahlaka da “tasavvuf” isimleri verilmiştir. Buradan anlaşılıyor ki, fıkıh ilmi daha sonraları sadece amellere tahsis edilmiştir. Zira İslamiyet’te beşeriyetin hedefi “Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.” (Mülk, 2) hükmü uyarınca güzel amelde bulunmaktır. Buna işaretle “mutlak fıkıh” adı ilimler arasında en bereketli meyve veren fıkıh ilmine verilmiştir yani ameller ilmine.

    Şüphesiz nefsin bilinmesi, inanç ve ahlak faziletlerin anasıdır. Fakat bunların tam ve asıl gayesi fiiliyyata tatbik edilerek güzel tesirde bulunmaktan ibarettir. Faaliyette bulunmayan yani düşüncelerini eyleme dökmeyen insanlar her ne olurlarsa olsunlar yaratılış gayesinden uzaklaşmışlardır. İslamiyet’in ortaya çıkışındaki temel hikmet, amel ve faaliyeti sadece güzel ve estetik bir şekilde yapmak için terbiye süzgecinden geçmektir. İşte bu hikmeti yukarıda söz konusu edilen tasavvuf ilmi konu edinir.

    Kelam, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinin iki tür ilke ve kaynağı vardır. Birincisi, sadece genel fıtrata dayanan beşerî-akli bilimler/bilgilerdir. İkincisi, İslam’daki nakil ve nas bilgileri. Akli bilimler beşerî bilimler tarafından geliştirileceği ve tamamlanacağı için, İslam alimleri sadece İslam’ın ilkelerini ve kaynaklarını tedvin ve tasnif etmekle meşgul olmuşlar ve kendilerini bu konuya tahsis etmişlerdir. Bu suretle kelam, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinin dışında dil ilimlerinden Arapça, kıraat ilmi, tefsir, hadis, siyer ve tabakat, İslam tarihi ve bir de temel prensip ve kaynaklardan fıkhın hangi suretle türediğini, fıkhın dayandığı temel kaideleri söz konusu eden usûl-i fıkıh ilimlerini tasnif etmişlerdir. Dolayısıyla İslam medeniyeti iki tür darülfununa yani külli medreseye (üniversite) ihtiyaç duyar: Birisi genel akli bilimlerin, diğeri İslami ilimlerin terakkisi için çalışır. İlki yani genel akli bilimler okulu İslam medeniyetinde ortaya çıkan yeni unsurları ve durumları tahsil etmeye, diğeri yani İslami ilimler okulu medeniyette yeni ortaya çıkan unsurları bütüncül bir ahenk içinde İslami medeniyetinin mahiyetine dâhil etmeye yönelir. Usûl-i fıkıhtaki “akıl müdrik, şer’ hâkimdir.” (akıl idrak eder, şeriat ise hüküm koyar) kaidesi bu söylediklerimizi emreder.

    Daha önce geçtiği üzere günümüzde fıkıh denilince “amel ilmi” denilen disiplin kastedilir. İslami ilimlerin tümü amel ilminin gelişmesine yönelik bir tavır içindedir. İşte İslam medeniyetinin ruh ve kıvamı buradadır. Bu marifet fıkhı bir İslam toplumunun akli bilgilerini ne kadar kuşatır ve akli bilgileri ne derece güzel ve estetik biçimde İslam medeniyetine aşılarsa, medeni mutluluk o ölçüde yeşerir. Yaşanan hayatın beynine hulul etmeyen medeniyet kanunları doğal olarak terk edilmiş olur.

    Akaid ilminin insanlığa ilk telkin ettiği prensip “Âlem değişkendir. Ancak değişkenliği ile beraber ahengini koruyan bir kudret nizamı vardır.” düsturudur. İnsanlık ve insanlığa bitişen zorunlu nitelikler de bu değişken âleme dâhil olduğu için insanın bilgi ve eylemlerinin de günbegün değiştiğine inanılması, insanlık âlemindeki ahengi tutacak olan kudret nizamının da artan yeni olaylara birer şeriat hükmü belirleyerek, bu yeni durumları kapsamı altına almasının zorunluluğu şüphe duyulmayacak bir şeydir. Şu kadar ki, şeriatın bu hükmü cüzi açıdan bir yenilik ortaya koyacağı gibi, öte yandan külli ahengi koruması hasebiyle de sabittir. İslami ilimler arasındaki bütüncül ahengi muhafaza edecek, evvelinden ahirine değin hayat zincirinin tümüne eşit olacak genel ilkelerin de sabit olması zaruridir. Bu genel ve sabit ilkeler Avrupa tarafından tarihsel hukuk, doğal hukuk ve sosyoloji kanunları adıyla anılır. Biz ise bu kanun ve ilkeleri Kitap ve sünnette dile gelmiş şeri naslarla karışık bir şekilde buluyoruz. Şeriattaki naslar âlemin nizamı gibi “Allah’ın kanun ve sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.” (Ahzâb suresi, 33:62) hükmüne dâhildir. Bu naslar zaman, mekân ve şahıslar itibariyle ortaya çıkacak akli-cüzi bilgilere temas ederek füru hükümler, içtihat edilen ahkâm suretine bürüneceklerdir. Bu noktada şeri hükümler “Bilmiyorsanız bilenlere sorunuz.” (Nahl suresi, 16:43), “De ki: herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar” (İsrâ suresi, 17:84), “(Ey ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol tayin ettik.” (Mâide suresi, 5:48) ayetleri uyarınca “Fukaha peygamberlerin emanetçileridir.” methine mazhar olan alimlerin yeterliliğine tevdi edilmiştir. Emaneti yüklenmeyi güzel bir biçimde üstlenen ulemanın, değişkenlik gösteren hadise ve ihtiyaçlar, toplumsal yenilikler karşısında genel ilkeler dairesinde yeni hükümler koyması bir zorunluluktur. “İnsanlar arasında adaletle hükmet.” (Sad suresi, 38:26) emri uyarınca halka hükümet edecek siyasi güçlerin vazifesi de ulemanın bu fikir ve hükümlerini süzgeçten geçirerek hayat sahnesine aktarmaktır.

    Mecelle’nin birinci maddesi “Fıkıh, amelle ilgili şeriattaki meseleleri bilmektir.” şeklindedir. Bu meseleler amellerin hüsn ve kubuh (şeriatça güzel ve çirkin görülen fiiller) açısından hükümleri anlamındadır. Hükümler nefsin lehine ve aleyhine yönelik evvela iki zorunluluğa ayrılır. İnsan nefsinin lehine olanlar hak, aleyhindekiler vazifedir. Hüsn hükmünü içerenler emirler (yapılması gereken fiiller), kubuh hükmünü içerenler ise nehiylerdir (sakınılması gereken fiiller). Eğer emir ve nehiylerle yaşanan hayatta amel ediliyorsa bu emir ve nehiyler kanunlarımızı teşkil eder. Şeriattaki hükümler temelde üç çeşittir: Mubah, vacip ve haram. Şeriatta mubahlık asıldır. Bir hükmün vâcip ve haram olması ise ancak delille sabit olur. Vacipler ve haramlar toplumsal dengeyi sağlayan hükümlerdir. Vaciplik hükmü fiilî yapmaya, haramlık hükmü terk fiiline yöneliktir. Bununla birlikte haramlık terkin zorunluluğu (vücûb) ile tefsir edilir, bu sebeple de haramlığı vacipliğe irca etmek mümkündür. Binaenaleyh insanın sorumluluklarının özü vaciplikten ibarettir. Yani yapılması vacip olan ve yapılmaması vacip olan şeyler. Öte yandan vaciplik ikiye ayrılır: Bizatihi vacip olan ile edası vacip olan. Önce birincisi sonra ikincisi sabit olur. Bundan sonra da beşerin fiillerinde bu sorumlulukları yerine getirmesi gelir. Ortaya konulan bir fiilin geçerliliği ve geçersizliği ile sorumlulukları düşürüp düşürmeyeceği cihetine bakılır. Bütün bu araştırmalar hüsün ve kubuh konusuna dayanır.

    Şeriattaki hükümlerin ortaya konuluş sebebi insanın varlığıdır. Bunun için İslam şeriatında bireysel haklar erkek kadın ayrımı yapılmaksızın tek bir cinsiyet üzerine tesis edilmiş eşit haklardır. Toplumsal haklar ise sadece toplumsal yapı/beden değil, hem toplumsal yapı hem de toplumsal ruh gözetilerek belirlenmiştir. Toplumsal yapıyı oluşturan iktisadi yardımlaşma üç kısımdır: Kolektif yardımlaşma (teâvün-i iştirak),5 ticarette yardımlaşma (teâvün-i mübâdele)6, hayır hasenatta yardımlaşma (teâvün-i ihsân).7 Kolektif yardımlaşma, benzer sermayelerin veya benzer teşebbüslerin veya her ikisinin birikmesi noktalarıdır ki, siyasi hükümetin vazifesi kolektif yardımlaşmayı icraatlarına kanalize etmektir. Ticarette ve alışverişte yardımlaşma, farklı sermayelerin ve farklı girişimlerin birbirlerine dönüşümüdür ki aralarında ihtiyaç itibarıyla eşitlik ve düzen nazarıdikkate alınır. Hayır hasenatta yardımlaşma ise, çok olandan az olana ilavede bulunarak toplumsal yapının bozulmasına set çekmeye yöneliktir. Mesela, vakıf ahkâmında irsâdât8 kolektif yardımlaşmaya, vakıflar hayır ve hasenatta yardımlaşmaya örnektir. İslam medeniyeti, iktisadi yardımlaşma ve ekonomik dayanışma söz konusu olduğunda günümüz Avrupa medeniyeti ile komünistler arasındaki ara kesittir. Yani İslam iktisadı kapitalizm ile komünizm arasında bir yerde bulunur.

    Menfaatlar ve iktisadi hedeflerden başka bireyi topluma bağlayacak bir bağ, toplumsal maslahat ve menfaati toplumun bekasına sevkeden bir yüce fikir daha vardır ki, o da akaid ilminin konuları arasında yer alan ahiret düşüncesi, Allah korkusu ve ümididir. Nitekim “Hikmetin başı Allah korkusudur.” buyurulmuştur. Günümüz filozoflarının insanlarda zorunlu veya çalışıp çabalamayla ya da her ikisi birlikte olmak üzere varlığına inandıkları ahiret fikri, diyebilirim ki bazı siyasilerin ortadan kalkmasını arzu etmelerine rağmen günümüz insan toplumunun birbirine kaynaşmasını sağlayan en büyük vasıtadır. Siyasi hiyerarşi olmasa bile toplumsal tabakaların ekseriyeti ahiret fikri ile kaimdir. Avrupa’da insanların büyük çoğunluğu kiliseye gitmektedir. Bugünkü politikacılar bir toplumsal yapının ahiret fikrinden tümüyle uzaklaşmasını henüz tecrübe etmemişlerdir. İslami prensipler söz konusu olduğunda yeryüzündeki insanoğlundan ahiret fikri kalkmayıncaya kadar kıyamet kopmayacaktır. “Allah Allah diyen kalmayıncaya kadar kıyamet kopmayacaktır.”

    Ancak bu fikrin imha edilmesine hizmet eden bir cemiyet de vardır. Fransız Büyük Doğu Mason Locası bu tür cemiyetlerin önde gelenidir. Nitekim 1876 Eylül’ünde Allah’ın esmasının yeryüzünden kaldırılması kararını almıştır.9 Bu maksadı güdenlerin en küçük gayreti kitaplarını Allah ismi zinetinden mahrum bırakmaktır. Ahiret düşüncesini ve Allah korkusu fikrini ortadan kaldırmaya çalışanlar bile vicdan meselelerini, gelecek düşüncesini ve tarih fikrini, ahiret ve Allah korkusu mefhumlarının yerine ikame etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Çünkü toplumun bağı olan ruhları vehimler üreten şeyler olarak gördüklerinden, ahiret fikrini taklit ederek tarih korkusu gibi bir takım vicdani vehim ve hayalleri üretmeye çalışmışlardır. Hâlbuki tarih korkusu madde ile ruhun, ruhaniyet ile cismaniyetin ayrı ayrı birer varlık olduğunu ileri süren “dualite” yani ikilik taraftarlarının kabul ettiği ruhani haşirden başka bir şey değildir. Bugün tarih korkusu taşımayan insanlar, toplumsal fayda için ne vatan sevgisi ne de millet aşkı saikleriyle değil sadece şahsi menfaat için çalışıyorlar. Şahsi menfaatinden başka bir şey düşünmeyen bu türden insanların toplumda varlığı sadece toplumu helak etmek ve helakini istemekten öteye gitmiyor.

    Ahiret düşüncesi bütün semavi dinlerde mevcut ise de, bu düşünceyi beşerî hâdiselerin özüne ve metafiziksel yönüne estetik ve güzel bir biçimde aşılamak, maddi ve bedensel zevklerle dengeli bir ahenk içinde bütünleştirmek ancak İslam dinine mahsusdur. Diğer dinlerde insanın doğal zevklerinin niteliğinden değil niceliğinden fedakârlıkta bulunma zorunluluğu vardır. Bu dinlere sımsıkı yapışmak isteyen dindar kimseler, bedensel ve doğal zevklerinin bazı türlerinden ya devamlı ya da sınırlı surette mahrum kalıyorlar. Hâlbuki İslamiyet’te insani zevklerin her türü için bir meşruiyet durumu tayin edilmiştir. İslam’da toplumsal menfaatler niteliksel açıdan düzenlenir, bireyler de niceliksel açıdan bu menfaatlerden istifade eder. Tam bir Müslüman eşit insan hakları hükmünce, doğal şehvetlerinin her türünden şeriat sınırları dâhilinde istifade edebilecek davranışa sahiptir. Ancak onun bu davranış ve fiilinde keyfiyete, takva ve fedakârlığa yönelmesi, ahiret fikrini göz önünde bulundurması istenir. Bundan dolayı İslamiyet’te ahiret fikrini devamlı surette destekleyecek unsurlara ihtiyaç duyulur. Bununla birlikte İslami terbiyenin az çok nüfuz ettiği ümmetlerde bu hususun çok güçlü bir tesiri vardır. Dolayısıyla siyaset ve toplum felsefesi noktainazarından düşünüldüğü zaman İslam terbiyesinden etkilenmiş toplulukların bu inançlarını yani ahirete imanlarını mahvetmek veya zayıflatmak oldukça tehlikelidir. Allah korusun, bir Müslüman’ın veya bir Müslüman evladının ahiret ve Allah korkusu fikrine halel getirilirse, o adam şahsi menfaat ve emellerine tapması açısından âlemde en zararlı bir unsur hâline gelebilir. Böyle bir kişinin nazarında insan sevgisi, vatan muhabbeti, toplumun yararı ve tarih korkusu denilen şeyler gayet gülünç şeylerden, fazilet ve meziyet insan aldatmaktan, başıbozukluktan ibaret kalır. Dünyayı terkederek dinde aşırılığa sapanlar nasıl toplumsal atalete sürüklenip mahvoluyorlarsa, bunun tam aksi de helak edici bir toplumsal parçalanmışlığa sebebiyet verir. Daha önce değinildiği üzere ahiret düşüncesi, vazife zamanı demek olan sorumluluk fikrinin sonsuz bir geleceğe doğru yeşermesi ve süreklilik kazanmasıdır.

    İslamiyet’te ahiret fikri bu kadar önemli bir unsur ise, fıkıh ilminin insanın fiilleri hakkında hüsn ve kubuh açısından takdir edeceği hükümler diğer bir kategorizasyona göre ikiye ayrılır: Birincisi, dünyevi maksatlar söz konusu olması açısından dünyevi hükümler; ikincisi, uhrevi maksatlar içermesi itibariyle uhrevi hükümler. İnsanın fiillerinin her birinde bu maksat ve hükümlerden biri tasavvur edilirse de, bazılarında evvelen ve bizzat biri, bazılarında arızi ve ikincil olarak diğeri, bazılarında da aksi nazarıitibara alınır. Mesela, namaz, oruç, zekât, hac birer vazife olarak insandan yerine getirilmesi talep edilen fiilerdir. Fakat bu vazifeleri tatbik etmekteki maksat ahiret sevabını elde etmektir. Öte yandan bunlarla pek çok bireysel yarar ve toplumsal maslahat temin ediliyorsa da, bu yarar ve maslahatlar ikincil derecededir. Asıl gaye ahiret sevabına nail olmaktır. Bunun için insan fiilerine dair hükümlerde her şeyden evvel niyetin şeriatın kaynaklarına -sebep söz konusu olmaksızın- sımsıkı tabi olmasının etkisi vardır. Rasyonel düşünceler ikincil planda kalır. Jimnastik namaz, perhiz oruç, vergi zekât, seyahat hac yerine geçsin denilemez. Alışveriş gibi fiiller bunun tersinedir. Alışveriş akdinde başka birisiyle ihtiyaç mübadelesi kapsamında zarar vermekten sakınarak Allah’ın rızasını kazanmaya niyet edilecekse de, bu niyetin söz konusu alışveriş mübadelesindeki iki tarafın zarara uğramasından uzak biçimde hasıl olması için zımni bir kefalet gibi ikincil derecede tutulur. Yani alışveriş akdinde birincil maksat karşılıklı iki tarafın alışveriş terazisini dengede tutmasını sağlayacak şartların sağlanması, akdin tam doğru ve geçerli olmasıdır. İkincil maksat ise tarafların birbirine zarar verme niyetinden kaçınmasıdır.

    Mecelle’nin yine birinci maddesinde, fiillerde dünyevi ve uhrevi maksatları ve bu minvalde gerçekleşen hükümleri gösteren söz konusu kategorizasyona dair şu ilke vardır: “Fıkhi meseleler, ya ahiret durumlarıyla ilgilidir ki ibadetlere (ibâdât) dair hükümlerdir veya dünyevi durumlarla ilgilidir ki nikâh; alışveriş, miras, haklar vs gibi insanlar arası karşılıklı ilişkilere dair hükümler (muâmelât) ve cezalar (ukûbât) olmak üzere iki kısma ayrılır.” Dolayısıyla İslam’daki fıkıh ilmi Batılıların hukuk ilminden daha geniştir. Batılı anlamda hukuk ilminin konusu, sadece dünyevi maksatları içeren sorumlu insanın fiileriyle sınırlıdır. Fıkıh ilmi ise uhrevi maksatlar taşıyan ibadetler konusunu da ihtiva eder. Buna göre Batılı hukuk ilmi, yukarıdaki mecelle maddesinde söz konusu edilen fıkıh ilminin sadece ikinci kısmını karşılar.

    Hâlbuki bizim memleketimizde hukuk ilmi önce genel düzeyde, sonra tüm detaylarıyla çeşitli şubelerde öğretilirken, bizim genel fıkıh ilminden ilmin tüm detaylarını öğrenmeyi talep etmemiz oldukça şaşılacak bir şeydir. Hoş, biz talebemize sathi bir genel fıkıh gösterecek bir öğretim metodu da bulamadık ve fıkıh konularımızı eski eserler hâline getirdik ya! Karşılaştığımız yeni hadiselerin unsurlarını fıkhımızın medeniyet atölyesine arz etmeye kudretimiz yok, medeniyetimizin bütüncül ahengi kaybolmuş, ilerleme için bir bilimsel adım atacak yol çizgisi bulamıyoruz. Bazıları “içtihat neden kapanmıştır?” diye bağırıyor, bazıları da bu sözü ağzına almaktan çekiniyor. Fakat ne evvelkilerin iştahı bir müçtehit türetiyor ne de ikincilerin çekinceli tavrı mahzurları tüketiyor. İçtihat ilmin feyzidir. Etrafına sığamayacak kadar feyz verici olan bilimin gücünün yayıldığı sahne, inziva ettiği yerde düzelteceği kitap sayfalarıdır. Bu güçlü iksir hiçbir demir mahfazada hapsolunamaz. Bunun için İslam alimleri içtihadın sadece kesintiye uğradığını söyler, asla içtihat kapısının kapandığını söylemez. Mutlak fıkıhta ve genel fıkıhta at oynatabilecek ulemanın yetişebilmesi için toplumsal yapımızın ne kadar yüce bir azme muhtaç olduğunu itiraf etmek gereksizdir. Söylemeye ne hacet ki, büyük müçtehitler Kitap ve sünnetin irşad nuruyla cehalet karanlıklarını izale etmişler, medeniyetin gizemlerini ve meçhul parçalarını bizler için keşfetmişlerdir. Onların haleflerine ise bundan sonra düşünce hırsıyla medeniyetin hususi mıntıklarından feyz almak ve çağın meyvelerinden tatmak kalmıştır. Dolayısıyla her devir seleflerinin mirasına konacak, onların ruhlarından yardım alacak ulema ister ki, her bir alim ilmin bir dalının inşa edilmesine meşgul olsun, peygamberlerin mirasçıları vasfıyla bu kadarcık bari ilimden feyz alsın.

    Bakınız toplumsal olaylar ve ihtiyaçların paralelinde o kadar yeni bilgiler ortaya çıkmıştır ki, bu yeni bilgiler arasında bütüncül bir ahenk hâlâ gözetilmemiştir. Mühim fetva hadiseleri içindeyiz. Bugün Osmanlı Devleti’nin yeni ihtiyaçları, ciltler dolduran düsturlar kadar kanunlar ve nizamlar meydana getirmiştir. Bu kanunlar arasında bütüncül ahenk oluşturulamadığından dolayı kanunlar halkın ruhuna temas edememiş; memleketimizde kanun sevgisi, İslam şeriatına yönelik sevgi gibi teşekkül etmemiştir. Bu kanunları İslam fıkhı nazariyatı uyarınca derin analizlere tabi tutmak ve fıkıh kitaplarında yerlerini belirlemek bizim en birinci vazifemizdir. Ailesinden, dostlarından yardım göremeyen insanlar zaruret hâline düştükçe evvela hilelere sapmaya, sonra da yabancılara müracaat etmeye başlar. Hele o yabancılar biraz da cömert gözükürlerse ne çare ki başımıza ulu’l-emr kesilirler. Bugün Batı hukuku toplumsal hadise ve problemlerimizi, ruhumuzu ve canımızı alma karşılığında çözdüğünden dolayı başımıza efendi olmaya başladı. Öyleyse soru şudur: Bizler bütün bu yeni ortaya çıkan durumları ihata edip bilimsel mukayeselere girişmek için gereken sermayeyi nasıl elde edeceğiz?

    Binaenaleyh fıkıh ilminin temizlik babından (taharet) başlayıp ta feraiz babına (miras hukuku) kadar her biri müstakil bir ilim dalı olabilecek iki yüze yakın alt konuyu, modern bilimler süzgecinden geçirip şeriattaki nakil bilgisiyle temasa geçirmek, bu suretle Müslüman insanın lehine ve aleyhine şeyleri güzel bir şekilde tasnif etmek ve toplumsal nizamımızı belirlemek her birimizin üzerine düşen dinî bir vecibedir. İşte bu yeni tasnif mantığınun tatbik edilmesiyle genel fıkıh ilmimiz muhtelif fıkıh disiplinlerine ayrılmış olacaktır. Bu disipliner kategorizasyon eğitim-öğretim metodlarımızı kolaylaştırarak uzmanlık derecemizi yükseltecektir.

    Elmalılı Muhammed Hamdi

    * Doç. Dr., Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi.

    1. 1 Elmalılı Hamdi Yazır’ın hayatı, görüşleri ve eserleri için bk. Yusuf Şevki Yavuz, “Elmalılı Hamdi Yazır”, DİA, XI, s. 57-62.
    2. 2 Taşköprizâde’nin ilimler sayımı hakkında risalesi için bk. Taşköprizâde Ahmed Efendi, er-Risâletü’l-câmia li-vasfi’l-ulûmi’n-nâfia: Faydalı İlimlerin Niteliklerini Kuşatan Risale, nşr. ve trc. Murat Kaş, İstanbul 2016, s. 30-35.
    3. 3 Makalelerin derlemesi için bk. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Makaleler I-II, haz. Cüneyd Köksal-Murat Kaya, İstanbul 1997-1998; “Ulûm-u İslamiyyenin Rûhu ve Mizâc-ı Tasnîfi”, s. 141-151.
    4. 4 İslami ilimler tabiatı bizatihi müessir güç olarak görmez. Bununla birlikte kâinatın dış mertebesi için söz konusu edilen “doğaaltı” (mâtahtettabîa) tabirini kullanmakta bir mahzur görmedim.
    5. 5 Kolektif yardımlaşma terimi, ilk bakışta yerli ve uluslararası sermaye şirketlerini çağrıştırıyorsa da, terminolojik anlamda vergi mükelleflerinden vergilerin tahsil edilip temel altyapı hizmetlerini gerçekleştirmek, diğer iki yardımlaşma şeklinin hayata tatbik edilmesi için sosyal ve hukuksal altyapıyı hazırlamak ve asgari ölçülerde hazinede istihkakı olan kesimlerin haklarını taksim etmekle görevli devlet kastedilir.
    6. 6 Üretimde ayrı dallarda faaliyet göstermekle birlikte eşitler arasında mal ve hizmet alımlarını düzenleyen alışverişte yardımlaşmadır.
    7. 7 Sermaye, akıl ve fiziksel eksiklikler nedeniyle üretim ve ekonomik mübadele hareketine katılamayanların pastadan pay almasını sağlayan ve hangi konumda olurlarsa olsunlar onların dışlanmasını önleyen sistem ise hayır hasenatta, ihsanda, iyilik ve güzellikte yardımlaşmadır.
    8. 8 İrsâdât, devlet hazinesinden harcamayla yapılan vakıflara denir. Arazi kanunuyla bu tür vakıflar geçersiz kılınmıştır.
    9. 9 Bk. Corci Zeydan, Târîhu’l-masoniyyeti’l-âmm, Kahire 1889. Masonluk konusunda neşredilen ilk eserdir.