GELECEĞİN KEŞFİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Kendilerine “gelecek” konseptinin henüz üç yüz yıllık mazisi dahi olmadığı anlatılsa birçok insan bugün şaşıracaktır. O hâlde daha evvel insanlar geleceği nasıl düşündü diye kendilerine soracaklardır. Bir geleceğin var olduğu tasavvuru bizim için o kadar tabii ki, bir zamanlar geleceğin henüz mevcut olmadığı ihtimalini düşünemiyoruz bile. Öyle sanılıyor ki, daima insanların önlerinde aynı bugün bizde olduğu gibi bir gelecekleri vardı. Gerçekten de “gelecek” konsepti – yahut daha az ilmî bir ifadeyle: gelecekte vuku bulacak olanlar hakkında kapsayıcı tarihsel taslaklar tasarlama imkânı – Batı Avrupa dillerinde öncellikle 17’nci ve 18’inci yüzyıllarda oluştu. İlk olarak sadece küçük ve fikren cesur bir grup filozof, tarihçi ve bilimci arasında yer edinmiş ve 19’uncu yüzyılın devamında sair burjuva ve avam çevrelerine yayılmıştı.

    Bu durum Almancada, Batı Avrupa dillerinde evvela geç dönem orta çağdan itibaren oluşan “gelecek” (Alm. Zukunft) (İng. the future, Fr. le futur) substantifin oluşumunda dahi okunabilir. Gelecek şeyler hakkında ki söylem için (Latincede “futura”) o vakte kadar insanlar sadece mevsuf isim şeklinde “gelecek olan” kelimesine sahipti. Bu, henüz tarihsel bir dönem olarak gelecek hakkında bir tasavvurun olmadığına, sadece vuku bulması belirli şartlarda beklenen münferit hadiselere dair bir fikrin olduğuna işaret ediyor. Fakat şimdi böyle bir kavramın eksikliği, insanların asıl görüşleri hakkında hiçbir şey ifade etmeyen dil gelişiminin bir hususiyeti olarak görülebilir. Ancak başka tarihî kaynaklar da Avrupa toplumlarının yeniçağın başından evvel henüz tarihsel dönem olarak geleceğe dair bir kavramlarının olmadığına işaret ediyor. Ekseri şeyler onlar için henüz ebedî yeknesak içinde tekrar ediyor görünüyordu: Ekim ve hasat misali savaş ve barış, talih ve talihsizlik, devletlerin yükseliş ve çöküşleri vs. de birbirini takip ediyordu. Yıldıznâme ve falların her türü insanlara her şeyin kehanetinde bulunuyorduysa da, esas aldıkları işaretler, işaret ettikleri şeylere benziyordu. Ama asri manada “gelecek” diye nitelendirilebilecek – behemehâl muasırlarının zaviyesinden bakıldığında – hakikaten yeni bir şey, esaslı bir değişim hatta uzun vadeli bir gelişme burada yoktu.

    Bu ilk olarak erken dönem yeniçağın seyrinde, yani bizim bugün yanıltıcı olarak “sekülerleşme” diye nitelediğimiz süreçte değişmiştir. Tarihsel düşüncenin “teolojikleştirilmesinden” söz etmek ise daha isabetli olacaktır, yani “historia” anlamında “tarih” diye anlatılan siyasi ve sosyal gelişmelerin teolojik olarak beslenmesi. Zira bu, tarihe tamamıyla yeni bir dinamik ve hedef doğrultusu verdi. Bu, 18’inci yüzyılın ortalarında İngiliz piskopos Joseph Butler gibi teolojik tahsilli bilginlerin tarihi tanrının vahyine analojik bir biçimde tanrının kurtuluş planı olarak yorumlamasıyla mümkün oldu. Peygamberane tasarlanan tanrının krallığı hedefi âdeta “zamansallaştırıldı”; yani bir yanda öteki dünyadan bu dünyaya alındı, diğer yanda arzi zamanın sonuna itildi ve orda insanların behemehâl dünyevi beklentilerine zamansal bir hedef noktası sundu: Kıyamet gününün “İsevi geleceği” insanlığın geleceği oldu.

    Modern bir kavram olan “gelecek” işte bu süreç çerçevesinde oluştu. Onda tarihsel zamanın seyrine dair iki zıt tasavvur birbiriyle birleşti: şeylerin bize doğru “yaklaşmaları”na dair daha eski teolojik tasavvur ile bizim kendimizin zamanın içinde doğru “ilerlediğimiz”e dair yeni tasavvur. Birinde gelecek olan – teolojik olarak – hâlihazırda mevcut, sadece biz insanlara henüz tam olarak görünür değilken diğerinde henüz mevcut olmayıp bu anlamda hâlâ “açık” telakki ediliyordu.

    İnsanların zamanın içinden geçip ilerlediği tasavvuruyla tarih artık şimdiye kadar sahip olmadığı yeni bir zamansal perspektif ve dinamik kazandı. Tarihsel düşüncenin bu “zamansallaştırılması” (Koselleck) 18’inci yüzyılın devamında felsefi-bilimsel diskurun geniş çevrelerini sardı. Bu sadece her tarihî hadisenin münferitliğine dair tarihsel teoriye yol açmadı, aynı şekilde şimdiyi de dolaylı olarak tümüyle yeni bir değişim baskısı altına aldı. Burada yeni olan pek de insanların hareket ve idrakinin şimdi nihai hedeflere doğrultulmuş olması değil – bu belki ortaçağın dinî diskuru için de söylenebilirdi, daha ziyade bu hedeflerin, ulaşılmaları için sadece hesaplanılması gereken geçmiş hadise ve tecrübelerle bir süreklilik içinde görülmesi idi – devrimsel bir kırılmanın ötesine doğru olsa dahi.

    Böyle dünyevi hedefler 18’inci yüzyılda evvela her şeyden önce antik çağ örneğinden kazanılıyordu. Antik çağ Avrupa’nın burjuva toplumu için Rönesans’tan 20’nci yüzyılın eşiğine kadar ütopik tahayyül gücünün en önemli referans noktasını teşkil ediyordu: Roma erdeminin ve Yunan hürriyetinin idealleri tekrar kazanılmalıydı. Modern çağın siyasi-sosyal dili antik çağa yapılan bu rücuya sonsuz şey borçlu. Antik dillerden iktibas edilen ihata edilemeyecek kadar çok modern kavram bu dönemde oluştu, en azından semantik olarak yeniden anlamlandırıldı: Vatandaş/citoyen, anayasa/constitution, demokrasi, temsiliyet, sınıf, emansipasyon, toplum vs. Aynısı estetik biçimler için de geçerlidir: neoklasik mimari, edebiyatta epik ve lirik biçimler, imparatorluk modası vs.

    Ancak burada söz konusu olan eski biçim ve tasavvurların sadece tekrar tesis edilmesi değildi. Daha ziyade bunlar 1800’lerde artık sadece içine yeni içerikler ve yeni idealler alan kabuk işlevindeydi. Onların gerçekleştirilmesi gelecekteydi; yeniye, henüz erişilmemişe, fakat aynı zamanda insanlığın daha üst bir tekâmül devrine işaret ediyordu. İnsan ve vatandaşlık hakları, yazılan anayasalar, ulus fikri böyle oluştu – hepsi antik çağın tanımadığı ancak yine de aslen onun doğrultusunda gelişen kavramlar. Roma Sezarları Fransız kayserliğine “imperium”larını, “Empire” unvanını ve tarihî meşruiyeti ödünç olarak verdi. Fakat biçimleri çok daha farklıydı, daha modern ve geleceğe yönelik. Böylece neoklasik çağda gelecek evvela geçmişin devşirildiği, ancak yeniye, henüz tecrübe edilmeyene, terakki ve ütopyaya doğru yönlendirilen Janus başlı bir yaratıktı.

    Ancak başka bir şey daha ilave oldu: Ortaçağın gelecek ufku – eğer böyle bir ufuktan bahsedilebilirse – zamansal olarak kısa idi. Kimse sonraki, en fazla bir sonraki kuşaktan ötesine bakmıyordu. Dünyanın sonu bu sebeple hep zaten yakınmış gibiydi. Buna ilaveten, geç antik dönem Yahudiliğinden dünyanın toplamında sadece 6000 sene süreceğine dair mitin devralınması da uydu. Buna, sembolik yorumlanan iki İncil alıntısının birleştirilmesiyle gelinmişti: Bir yanda tanrının dünyayı altı günde yarattığı tasavvuru, diğer yanda Eski Ahit’te tanrı nezdinde bin günün bir güne tekabül ettiğine dair ayet. Dünyanın yaratılışı İsa’nın doğumundan 4000 sene evveline koyulursa – buna Eski Ahit’te ki soyağaçların hesaplanmasıyla varılmıştı – dünyanın sonu da o hâlde 2000 senesinde vuku bulması lazımdı. Bu mitin genişletilmiş versiyonuna göre sonrasında, tanrının dinlendiği yaratılış tarihinin yedinci gününe müşabih İsa’nın dünyadaki bin yıllık devleti başlayacaktı. Geç dönem antik çağdan beri ve orta çağın sonundan bir hayli sonrasına kadar birçok kuşaklar boyu dindar Hristiyanlar bu dünya vakti takvimine inandılar – Luther de bunların arasındaydı. Fakat o bu inancı, Tanrının merhametinden insanlığın çile yolunun son zamanını kısaltacağı inancıyla tadil etmişti. Umudu oydu ki, belki o zaman dünyanın sonu pek yakında, bir ihtimal hatta gelecek yıllarda vuku bulacaktı.

    Avrupa toplumunun tarihsel beklenti ufku ilk olarak 17’nci yüzyıldan itibaren yavaş yavaş genişlemeye başladı ve böylece artık 2000 senesi beşeri varlığın en azami sınırı olmak zorunda değildi. Eski dünya zamanı hesabının eleştirisi hem tarihî hem de bilimsel araştırmalardan geliyordu: Örneğin 17’nci yüzyılın geç dönemlerinde dağ yüksekliklerinde ki deniz kabuğu buluşları zaman içerisinde deniz dibinin deniz seviyesinin üstüne yükseldiğine işaret ediyorduysa, bu tanınan insanlık tarihi içerisinde vuku bulmuş olamazdı, zira rivayet edilen kaynaklar bunlardan hiçbir haber vermiyordu. Ancak dünya 6000 yıldan daha eskiyse o zaman neden çok daha fazla da sürmesindi? Fakat zamanların sonunda son mahkemenin geleceğini ilk olarak Immanuel Kant 1755’de Genel Doğa Tarihi ve Gök Kuramı isimli eserinde sorguladı: “Akıp gidecek olan milyonlarca ve dağlar dolusu milyonlarca yüzyıllar zarfında mütemadiyen doğanın merkezinden ırak yeni dünyalar ve dünya düzenleri oluşacak ve tamama erecek… Yaratılış asla tamama ermez. O, bir defa başladıysa da asla son bulmayacak.”

    Böylece her türden bilginlerin ve yazarların, insanlığa yeni görevler vermek, yeni umutlar uyandırmak, ama gelecek zamanın sonsuz bolluğunda yatan tehlikeleri de göz önüne sermek için kullanmaya başladıkları uzun vadeli bir tarihsel beklenti ufku açılmıştı. Birçok yüzyıllar, muhtemelen hatta bin yıllar sürecek uzun vadeli gelişmeler artık düşünülebilirdi. Rousseau örneğin, insanın kabiliyetlerini kemale erdirmek için yaratıklar arasında müstesna bir imkâna sahip olduğu iddiasının gerçekleşmesini ancak, bu istidadının inkişafı için insanlığa tümüyle çok fazla vakit kalırsa umabilirdi.

    Lessing hatta 1770’li yılların sonlarında “İnsanoğlunun Eğitimi”ne dair, içinde insanlığın tüm tecrübe ve kabiliyetlerinin nihai olarak bugün henüz düşünülemeyen bir mükemmeliyete toplayan bir plan tasarlamıştı. Gerçi, özellikle vurguladığı üzere, Joachim von Fiore gibi hayalperestler daha evvel zamanlarda “sıkça geleceğe doğru bakışlar” atmışlardı. Ancak hayalperest “bu geleceği … bekleyemez … o hızlanmasını arzular, ve kendisinden dolayı hızlanmasını arzular. Ne için doğanın kendisine bin yıllarca vakit ayırdığı, var olduğu o anın içinde olgunlaşacak.”

    Adam Smith, Condorcet ve Kant’ın kendisi de 18’inci yüzyılın son on yıllarında insanlık gidişatının, insanlığın kadim hayallerini, dünyada zenginlik ve barışı ve hatta ebedî hayatı gerçekleştirecek gelişim süreçlerini çizmişlerdi. Onların hepsi genellikle olağanüstü zaman dilimleriyle hesap ediyordu. Ancak uzun vadeli kötümser perspektifler de artık düşünülebilirdi: 18’inci yüzyılın sonuna doğru örneğin İngiliz teolog ve iktisatçı Thomas Malthus, günümüze kadar tehditkâr karakterini yitirmemiş olan meşhur nüfus tahminiyle ortaya çıkmıştı: Buna göre insanlık tüm zamanlarda şimdiki refahını evvela kendini çoğaltmak için kullanacak ve böylece tehditkâr yoksulluğa karşı olan yarışı nihai olarak kaybetme riskine girecektir. Zira nüfus artışı Malthus’un hesabına göre daima gıda üretiminin mümkün olan artışından hızlı gelişmişti.

    Böylece 18’inci yüzyılın ikinci yarısıyla, Avrupa ve nihai olarak dünya toplumunun tarihine son iki yüzyılda daima eşlik eden gelecek tasarımlarının değişken tarihi başlamıştı. Bu sırada yeni ufuklar açılmış, fakat aynı zamanda da yeni apokaliptik afetler görünür olmuştu. Bu tarih uzun ve hatta reel hadiselerin tarihinden daha mütenevvidir – onu burada sadece kısa ve şematik bir biçimde ima edebilirim:

    Kabaca bir ifadeyle Avrupa’da toplu gelecek tasavvurlarının üretimi 18’inci yüzyılın ortasından itibaren iki taraflı bir devri takip ediyordu: Bir yanda tüm çağlar gelecek tasarımlar konusunda eşit şekilde üretken ve meraklı değillerdi. Daha ziyade geleceğe dair iştigalin daha güçlü ve daha zayıf olduğu belirgin konjonktürler tespit edilebiliyor – her biri takriben iki kuşak yahut 60-70 yıl sürmüştü. Yeni gelecek ufuklarına dair böylesi yoğunlaşma devirlerin ve akabinde tekrar nispeten ilgisizliğin nasıl oluştuğu sorulabilir – muhtemelen bu, eğer gerçekleşmezse her gelecek umudunun zamanla zaruri olarak maruz kaldığı hayal kırıklığıyla bağlantılıdır.

    Ancak gelecek ile ilgili iştigalin yüksek konjonktürleri de aynı zamanda kendi aralarında bir yükseliş ve düşüş devri oluşturuyor. Örneğin 1770 yılları civarında ki geleceğin “keşfinin” ilk evresini, ikinci evre olarak 1830 civarında geleceğe doğru toplumsal bir “kalkınma” takip etmiştir: Bilimsel olarak bu durum, Condorcet ve Comte’ün kurduğu pozitivizmin izini taşıyordu ve ona teknik ve iletişimde ki devrim eşlik etmişti. Demokratikleşmenin ilerlemesi ve toplumun sanayileşmesi yönünde çalışan siyasi gelecek programları, siyasi partilerin kuruluşuyla ilk olarak Batı Avrupa’nın büyük kentsel metropollerinde geniş toplumsal tabakaların bilincine girmişti.

    Gelecek ile ilgili iştigal sonra bir diğer tarihsel eşiği 1890’da, artık tekstil ve demir üretiminin değil, daha ziyade elektrik ve kimya sanayisinin Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki sanayi gelişiminin lokomotif sektörleri olduğu ikinci sanayi devriminin başlamasıyla geçmişti. Bu evrede ki yenilik üç türlüdür:

    – Öncelikle siyasi gelecek ufkunun yelpazelendirilmesi: Sosyalist gelecek devlet idealinin yanında rakip olarak gelecek toplumsal düzenin liberal ve muhafazakâr tasarımları da yer aldı. Toplumsal siyaset açısından mesele artık basitçe “terakki” yahut “irtica” seçenekleri değil, daha ziyade terakkinin alacağı yön ile ilgiliydi: Teknik-sınai gelişim artık geniş ölçüde geri dönülmez olarak kabul ediliyordu, ancak bunun hangi hedefler için kullanılması gerektiği siyaseten tartışmalıydı: örneğin sosyal düzenin egaliter yahut hiyerarşik yeniden yapılandırılması için; büyük şehirlerin genişletilmesi için ya da memleketin iskân edilmesi için, vs.

    – İkinci olarak daha dikkate değer olan ise gelecek düşüncesinin olağanüstü geniş çevreleri sarmalayan etkisi, gelecek tasarımların neredeyse tüm yaşam alanlarına nüfuz etmesi. 1900 civarında fiilen toplumsal yaşamın hiçbir bölümü onsuz yetinemiyordu. Böylece sanayi tasarımı, aerodinamik biçimi, soyut sanat, müzikte on iki ton sistemi vs. ile yeni bir “geleceğin estetiği” oluştu. Müzik veya ressamlık olsun, mimari yahut moda olsun – müteakip on yılların neredeyse tüm gelecek tasarımları Avrupai modern dönemin bu evresine rücu ediyor.

    – Tarihsel beklenti ufkunun üçüncü bir karakteristik hususiyeti ise nihayet çoğu zaman şaşırtıcı ve bugün yine tamamıyla alışılmamış olan zamansal derinliğinde yatıyor: İnsanlık tarihi artık yeniden bin yıllar ile tasarlanıyor ve bu zaman aralığı dahi kültür tarihi ve kozmoloji cihetiyle de olağanüstü kısa olarak kabul ediliyordu. Bu âdeta bir zaman sarhoşluğu, bir zaman coşkusu yaratıyordu, ancak bunlar aynı zamanda olağanüstü tehlikeler de içeriyordu. Zira gelecek bin yılların yenisi ve büyüğü ışığında yeninin tesisiyle beraber hâlihazırda mevcut olanın imhası, kayda değer olmayan bir bedele küçülüyordu.

    20’nci yüzyılın ilk yarısında sadece Almanya ve Rusya’nın totaliter toplumlarında yahut Türkiye ve Japonya gibi hızla modernleşen devletlerde değil, Fransa’nın ve ABD’nin demokratik toplumlarında da ütopyacılığın tahrip kuvveti, ikinci dünya harbinden sonra tekrar kendine gelemeyeceği bir güç kazandı. Gelecek iyimserliği fazla yorulmuştu ve yerini bir kendine gelme evresine bıraktı. Ancak en geç 1960’lı yıllarda yeni bir gelecek furyası gelişti ve ona sadece bilgisayar kontrollü teknikler, yıldızlar arası seyahatler, yapay zekâlar, deniz altı şehirler vs. gibi bugün hâlâ canlı olan birçok gelecek tasarımları değil, insanlık gidişatını planlayarak yönetebilmeye dair bugün artık pek kavranılamayacak bir iyimserlik de eşlik etti. Bundan dolayı gelecek şimdiye kadar ki karakteri olan doğal gelişmeyi kaybetti ve kendini prognostik olarak artık kontrolü pek de mümkün olmayan bir “gelecekler” çokluğuna ayrıştırdı.

    Ancak daha 1970 civarında, insanlığa gelecekte saadetli zamanlardan ziyade daha çok tehlikeler yaklaştığını gören bir zihin değişikliği başladı: Ondan beri çevre kirliliği, iklim değişikliği, nükleer santral işletmeciliğindeki kazalar, nükleer savaşlar, küresel finans krizleri ve başka kâbuslar insanlığın gelecek ümitlerine artan ölçüde yük oluyor. Gelecek depresyonunun bu evresinin de, devir kuramının umdurduğu üzere yerini 2020 civarında tekrar yeni bir gelecek furyasına mı bırakacağı beklenip görülecek.

    *Prof. em. Dr., Ruhr-Bochum Üniversitesi Tarih bölümü