DİLİN DOLAYIMI VE GERÇEKLİĞE AÇIKLIĞI
Jean Grondin*

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Büyük Kanadalı filozof Charles Taylor son dönemlerde, şu genç (85) yaşında Dil Hayvanı: İnsanın Lengüistik Kapasitesinin Tam Şekli [The Language Animal. The Full Shape of the Human Linguistic Capacity] ismiyle büyüleyici bir kitap yayımladı (Belknap Press, 2016). “Dil Hayvanı” kavramı elbette insanın doğuştan dile sahip olduğuna ve bu niteliğin insan türünü, homo sapiens’i, yani “bilen varlığı” diğer tüm varlıklardan ayırt edici özelliği olduğuna işaret etmektedir. Bu düşünce Yunan filozof Aristoteles tarafından M.Ö. 4. yüzyılda, insanın zoon ton logon echon, yani logos’a sahip yaşayan varlık olduğunun yazılmasıyla ifade edilmiştir. Peki ama Logos nasıl tercüme edilebilir? Bu kelime birçok anlama sahip olduğundan bu zor bir sorudur. Felsefi gelenek bu kelimeyi genellikle “akıl” [reason] şeklinde tercüme etmiştir ve bunu da iyi bir sebeple [reason] yapmıştır: Herakleitos gibi önemli bir Sokrates öncesi düşünür, M.Ö. 5. yüzyılda dünyanın her şeyden önemli bir logos veya ilke ile yöneltildiğini düşünmüştür; buradaki kullanım ancak temel “akıl” gibi bir şey ile çevrilebilir. Bununla beraber, Yunanlar ve Romalılar için insanın düşünme faaliyeti hayvanların yoksun olduğu logos’la veya akla sahip olmasıyla ilişkilendirilmiştir. Bu düşünce insanın “rasyonel (akıl sahibi) hayvan”, animal rationale olması fikrinin doğmasına yol açmıştır. Genellikle “mantığın” [Logic] düşüncenin kurallarının bilimi olarak anlaşılması bu geleneğin dışındadır. Fakat burada bir şekilde ıskalanan mesele logos’un dil veya söz ile de tercüme edilebileceği fikridir. Yunancada bir logos yazılı veya sözlü bir diskur (söylem) olabilir ve aynı şekilde bir deyiş veya lengüistik bir telaffuz da olabilir (söz gelimi Stoacılar bu kelimeyi logos prophorikos, yani telaffuz edilen söylem veya logos şeklinde kullanabilir). Yunanlar bu bakımdan logos ile ergon’u, kelimeler ile fiilleri zıt bir şekilde kullanmaktan hoşlanırlardı.

    Dil ve akıl aslında tuhaf bir birleştirmedir. Bunları birbirinden ayırmayı tercih ederiz, hem de yerinde sebeplerle: Söylenen her şey (hiçbir şekilde) akli değildir ve bir zihni veya beyni ilgilendiren bir fiil olarak düşünme dilden farklı görünmektedir. Öyle midir sahiden? Akıl ve dilin özdeşliğinden çıkan bu soru çetrefillidir: Gerçekten aklın alanı, içinde aklın formüle edildiği dilden ayrılabilir mi? Sezgisel olarak bu mümkün gibi gözükmektedir, fakat şu olgu hâlâ karşımızda durmaktadır: Aklın bu alanına sadece dil vasıtasıyla ulaşılabilir ve bu alan sadece dil ile ifade edilebilir. Akıl, acaba içinde ifade edildiği dilden başka bir şey değil midir? Bu sorular huzursuzluk veren başka sorulara ev sahipliği yapmaktadır: Akıl her zaman ve esasen dil ile mi ilişkilidir ve dahası verili bir dille mi bağlantılıdır? Öyleyse dillerin, deyimlerin ve dil gruplarının birçok çeşidi olması gibi, aklın da mı birçok çeşidi vardır? Yani Türkçe dilinin bir rasyonalitesi olduğu gibi Mandarin dilinin ve Fransızca dilinin de mi rasyonaliteleri vardır? Eğer bu doğruysa Türkler, Çinliler ve Fransızlar birbirlerini nasıl anlarlar?

    Dil (ve akıl) aslında tuhaf bir hayvandır. Bu yüzden Taylor’un kitabının başlığının “Dil Hayvanı”, tüm diğer muhteşem kitap başlıkları gibi yalnızca bir anlama sahip olmadığına inanıyorum. Bu başlık sadece insanın dil mucizesine sahip olduğu şeklindeki kadim düşünceye işaret etmekle kalmamakta; aynı zamanda dilin kendisinin, evcilleştirilmesi ve zapt edilmesi zor bir çeşit hayvan olduğu fikrine de gönderme yapmaktadır. Dil gerçekten nedir? Düşüncelerimizi ifade ettiğimiz basit bir araçtan başka bir şey değil midir? Ya da daha temel bir şekilde, düşünceyi önceleyen ve onu önceden verili olmasını sağlayarak çerçeveleyen, düşünmenin bizatihi koşulu mudur?

    Aydınlatıcı eserinde Taylor iki belirgin dil görüşünü bu anlamda mukayese etmektedir. İlki, çağdaş Anglo-Amerikan felsefesinde daha yaygın olan, Taylor’ın “belirtici-araçsal” [designative-instrumental] mefhumu ile belirttiği görüştür. Bu görüşü, ana hatlarının kurallarını çizen Hobbes, Locke ve Condillac gibi yazarların eserlerinden almıştır (Taylor bu yüzden bunu HLC kavrayışı diye ifade etmektedir). Bu kavrayışa göre, kelimeler eşyaya refere eden zihin tarafından icat edilmiştir, yaratılmıştır veya inşa edilmiştir; ve bu zihin tarafından refere edilen düşüncelerin kendisi de dilden tamamıyla bağımsızdır. Kelimeler zihnin fikirlerini ifade etmek için kullanılan araçlardır, fakat dil düşünmenin kendisini oluşturan bir şey değildir; düşünce zihinde veya günümüzde birilerinin çok sevdiği şekliyle beyinde meydana gelir. Bu belirtici-araçsal veya “HLC” kavrayışı, dili düşünmeye nazaran ikincil bir şey olarak görmektedir. Diğer görüş ise Taylor’un Alman Romantizminde ve “hermönetik” denilen bazı çağdaş filozoflarda (Heidegger, Merleau-Ponty, Wittgenstein, Gadamer ve Taylor’un kendisi) bulduğu kurucu-ifade edici [constitutive-expressive] dil görüşüdür. Hamann, Herder ve Humboldt tarafından benimsenen bu görüş –ki bu adlardan dolayı Taylor bu görüşü HHH şeklinde kısaltır– dili düşünmenin kurucusu ve düşünmeyi önceleyen ve onu besleyen bir zemin olarak düşünceye hizmet eden bir aracı [medium] (veya hayvan!) şeklinde görmektedir. Bu görüşe göre dil bizi, bir şeyi olduğu gibi yakalayabilmeye ve bu şekilde resmedebilmeye muktedir kılar; ve böylece reflektif [nazari] düşünmenin koşullarını şekillendirir. Başka bir ifadeyle (!) şeyleri, olayları ve hisleri düşünce hâline getiren dildir. Diğer hayvanlar etraflarındaki şeylere “tepki gösterirken”, dil hayvanı, yani biz bir şeyi olduğu gibi anlayabiliriz ve dilin düşünce hâline getirdiği diğer nesnelerle ilişki içine sokabiliriz. Dil bizi “reflektif” [nazari] bir kapasiteye sahip kılar, yani bir şeyi olduğu gibi düşünme yeteneği ile donatır ve bu da düşünmenin koşuludur. Dilin bu reflektif doğası kendimizin farkında olmamızı ve ne veya kim olduğumuz kavrayışını da mümkün kılar. Her şeyi ihata ettiği iddia edilen dilin aracılığı olmasaydı kendimize dair kavrayışımızı, kimliğimizi; yani o lengüistik aracının içinde barınan geniş anlatı, teori ve sembol dizilerine dayanan kimliğimizi ve kendilik kavrayışımızı nasıl ifade edebilirdik? Taylor’ın kendisini HLC veya belirtici-araçsal görüşten ziyade HHH veya kurucu-ifade edici görüşe yakın hissettiği açıktır. Araçsal görüş, insanı bireysel, kendi içine kapalı ve “tamponlu/korunaklı” bir kendilik olarak düşünür ve böyle bir kendilik anlayışında insan dile hükmeder ve onu düşünceleri ifade etmek için bir aygıt olarak kullanır. Fakat kurucu-ifade edici görüş insanı bir lengüistik ve kültürel topluluğa hâlihazırda mensup görür veya kendilik bilinci dile bağlı olan çoğul lengüistik topluluklara bağlı görür. Bizi biz yapan dildir. İşte bu yüzden Taylor’ın kitabının alt başlığında, HLC geleneğinin mahrum olduğu “İnsanın Lengüistik Kapasitesinin Tam Şekli”nin dikkate alınması vurgulanmıştır.

    Elbette Taylor ne bunu vurgulayan ilk kişidir;ne de kendilik anlayışımız için lengüistik aracının temel karakterine dikkat çeken son zamanlardaki tek düşünürdür. Taylor sadece kendisinin kutsal üçlüsü Hamann, Herder ve Humboldt’un ayak izlerini (ki bugün bu yazarlar pek bilinmemektedir) takip etmekle yetinmemektedir; aynı zamanda Wittgenstein, Heidegger, Gadamer ve Derrida ile de bir süreklilik ve düşünsel bağ içindedir. Tüm bu filozoflar için dünyayla sadece dilin aracılığı ile ilişki kurabiliriz. “Kendinde dünya” meselesi bu yazarların birçoğu, özellikle Wittgenstein ve Derrida için bir sorunsal olmuştur. Bu yazarlara göre dilin aracılığını hiçbir zaman aşamayız, çünkü bunu her yapmaya kalkıştığımızda ancak dilin aracılığı ile yapacağızdır. Dilin ötesinde olduğu iddia edilen dünya, şeyler ve olaylar ancak dilin aracılığı ile ifade edilebilir (ve elbette düşünülebilir). Bu bakımdan dilin hiçbir zaman kaçamayacağımız bir çeşit hapishane veya talihsiz bir yazgı olarak görülebilme riski vardır. Modern felsefi tabirle bu düşünürler çoğunlukla “anti-realist” olarak resmedilmişlerdir, çünkü onların iddiaları, lengüistik olarak çerçevelenemeyen bir “gerçekliğin” yakalanamayacağı veya ulaşılamayacağı anlamına gelmektedir. Bu “anti-realistlere” göre gerçeklik, sadece lengüistik aracının kaçınılmaz, özerk ve gizli bir şekildeki ideolojik öncülleri vasıtasıyla anlaşılabilir. Bu panlengüistik görüş, daha “realist” düşünürlerin anlaşılabilir bir tepkisini ortaya çıkarmıştır. Bu düşünürler her zaman gerçekliği [realiteyi] anladığımızı iddia etmektedirler (zaten her zaman başka neyi anlıyoruz ki?) ve daha ziyade Taylor’ın meydan okuduğu belirtici-araçsal dil görüşüne -bilinçli ya da bilinçsiz olarak- katılmaktadırlar. Öyleyse kim haklı; anti-realistler mi, realistler mi; HHH’nin mi, yoksa HLC’nin takipçileri mi?

    Benim görüşüme göre, eğer anti-realist görüş radikal bir biçimde benimsenseydi, “dilin aracılığı”nın bütün meselesi kaybedecekti. Taylor ve kurucu-ifade edici HHH geleneği dilin düşünsel ve ortaya çıkarıcı kapasitesi üzerine ısrar etmelerinde tamamıyla haklılardır. Yani lengüistik aracı sayesinde mana ve şeylerin anlamı ortaya çıkar ve bunlar üzerine düşünülebilir. Dil bizi dünyaya açar, aslında “orada, dışarıda” olan birçok dünyaya açar. Fakat işte tam bu yüzden dilin kendi içinde kapalı kalan ve bizim hiçbir zaman aşamayacağımız bir şey olabileceğini düşünmek yanlıştır. Dil, en azından prensipte, gerçekliğin bütün anlaşılabilir boyutlarına her zaman açıktır. Bana göre, gerçek zıtlık realistler ve anti-realistler arasındaki değildir. Nasıl olur da birisi gerçekliği hiçbir zaman anlayamayacağımızı veya gerçeklikle karşılaşamayacağımızı iddia edebilir? Yürürken bir duvara çarptığımda ne olduğunu anlıyorum ve anladığım şey sadece kelimeler değil, aynı zamanda çarptığım bir duvar, duvarın bende bir acı ortaya çıkarması ve bir rahatsızlık; tüm bunların hepsi bizatihi dilden bağımsızdır. Bana göre gerçek zıtlık, kendi içine kapalı ve açık dil anlayışları arasındadır. Kendi içine kapalı bir dil anlayışı bizim sadece kelimeleri veya dil oyunlarını anlayabildiğimize inanır. Lengüistik kapasitemizi bir esaret olarak görmeye meyillidir. Açık dil anlayışı ise şeyleri her zaman lengüistik olarak anladığımızın, fakat lengüistik aracının kendisinin de “geçirgen” olduğunun farkındadır, yani lengüistik aracının ötesindeki gerçekliğe açıktır –ki bu meseleyi ben de Gadamer ve Habermas’ın geniş kapsamlı, derin kavrayışlarına dayanarak naçiz eserlerimde tartıştım.1

    Dil, aslında Taylor’un savunduğu gibi anlayışın kurucu ve ifade edici bir aracısıdır, fakat dil söylenebilir ve anlaşılabilir her şeye açıktır. Özerk ve kendisiyle sınırlı olmaktan uzak bir şekilde dil kendisini yeni içeriklere, duyulmamış gerçekliklere ve öteki kültürlerinkini içererek dünyayı başka şekilde tecrübe etmeye açıktır. Bu anlamda, dil dünyaya ve diğer dünya görüşlerine göre “geçirgendir”, uyum sağlamaktan ve anlamayı denmekten hiç vazgeçmez.  Fakat aynı zamanda dil kendi aracılığına nazaran da “geçirgendir” çünkü en azından prensipte, ince anlam farklılıklarına sahiptir ve kendini düzeltmeye, kendini eleştirebilmeye ve kendini aşmaya her zaman muktedirdir. Dilin dünyayı üstlenen tek taraflı bakışı düzenlenebilir ve işlenebilir. Yani her zaman anlamaya ihtiyaç duyduğumuz şeyler için daha iyi kelimeler aranabilir ve bulunabilir. İnsan bir dil hayvanıdır. Söylenmesi gereken her şeyi anlamak içim kelimelerin peşinde koşmaktan hiçbir zaman vazgeçmez. Lengüistik aracı, anlayışımızın bir sınırlaması olarak görülecek bir şey değildir; bilakis bizim dünyaya sonsuz açıklığımızın bir ifadesidir.

    * Jean Grondin Montreal Üniversitesi’nde akademik çalışmalarını sürdürmektedir. Özellikle dil ve hermönetik alanında çalışmaları olan yazar, birçok kitap ve makalenin müellifidir.
    1 Örneğin şu kitabıma bakınız: L’herméneutique, Paris, Presses universitaires de France, collection « Que sais-je? », 4th ed. 2017, p. 69